Haftanın Kitap Önerisi: “Otomatik Portakal” Anthony BURGES

Onbeş yaşında bir çocuk olan Alex, Dim, Pete ve Georgie adlı dört gençten oluşan bir sokak çetesinin lideridir. Gündüzleri gayet normal bir genç gibi okuluna gitmekte, akşamları ise çetesiyle beraber çeşitli suçlar işlemektedir. İşlediği suçlardan bazıları ise bir dilenciyi öldüresiye dövmek, bir kadının evini basmak ve ülkesindeki önemli yazarlardan birinin eşine tecavüz etmek ve daha kötüsü cinayettir. Çetenin kendi aralarında kullandıkları Rusça sözcüklerden oluşan bir jargonları da vardır. Bu dile “Nadsat” demektedirler.

“Neden “iyiliğin kökenini” incelemezler, araştırmazlar?” Eğer serseriler kötülük yapıyorsa bu onların tercihidir. Ben kötülüğü yeğleyenler arasındayım.” diyen Alex kötü olmayı seçmiştir.

Bir gece de “Otomatik Portakal” adlı bir roman yazmakta olan bir yazarın evine de girip evi dağıtırlar. Ortalığı kırıp döktükleri gibi karısının da ırzına geçerler. Başka bir sefer de yaşlı bir kadının kediler ile dolu evine girerler ve onlara direnen yaşlı kadını da öldürürler.

Bir gece barda otururlarken çetelerinin en güçlü ve iri -aynı zamanda aptal- üyesi Dim ile çok basit bir konuda tartışırlar. Alex, Dim’e çok sert davranır. Çetenin diğer üyeleri Alex liderleri olduğu için pek bir şey söylemeseler de, Dim’e gereksiz yere çıkışmasından rahatsız oldukları bellidir. Ertesi günlerde yine çete işleri yaparlarken Alex bazı şeylerin değiştiğini fark eder. Otoritesi sarsılmıştır bir kere.

Bir gece, Pete bir fikir ortaya atar. Kedileriyle yaşayan yaşlı ve yalnız bir kadının evine girip evindeki altın, gümüş ve antikaları çalacak, daha sonra da bunları kara borsada satacaklardır. Bunu daha önce hiç yapmadıklarından Alex pek benimsemez ama Dim’le yaşadıkları olaydan sonra pek karşı çıkmak istemez ve kabul eder. Evin önüne gittiklerinde Alex pencereden içeri girerek yaşlı kadını etkisiz hale getirmeye çalışır. Fakat önceden hazırlıklı olan kadının direnmesini önlemek o kadar da kolay olmayacaktır. Kadının kedileri Alex’in üstüne atlar, o da o arada bir vazoyla kadının kafasına vurur. Kadın ölmüştür ölmesine ama önceden polisi çağırmıştır. Polis geldiğinde çete arkadaşları Alex’i satmaya önceden hazırdır zaten. Her şeyin Alex’in fikri olduğunu, kadını onun öldürdüğünü söylerler. Böylece Alex tutuklanır ve tam on dört yıl hapis cezası alır.

Alex’in hapise girmesinin üzerinden tam iki yıl geçmiştir. Üç kişilik küçük bir hücrede altı kişi kalmaktadırlar. Bir akşam hücrelerine yeni bir mahkum getirilir. Biraz kendini beğenmiş ve geveze bir mahkumdur. Gece herkes uyuduktan sonra Alex’in yanına yatar. Alex bunu fark edip de uyanınca hep beraber bu yeni gelen mahkumu döverler, sonunda bayılır ve yere düşerek öylece kalır. Diğerleri de uykularına kaldıkları yerden devam ederler.

Sabah uyandıklarında, diğer mahkumun hala aynı yerde yatmakta olduğunu görürler. Çoktan ölmüştür. Herkes telaşla birbirini suçlamaya başlar. Sonunda, hepsi birden öldürücü darbeyi Alex’in yaptığına karar verirler. Gardiyanlar gelip de cesedi götürdüklerinde de aynı şeyi söylemeye devam ederler. Akşama doğru, içişleri bakanı ve hapishane müdürü gelirler. İçişleri bakanı hapishanelerin ne kadar dolu olduğundan, hapis cezasının mahkumlar üzerinde hiçbir etkisi olmadığından şikayet eder. Islah etme adı verilen yeni bir yöntem bulmuşlardır ve olayın olduğu hücrenin yanına ulaştıklarında Alex’i işaret ederler. Bu yöntemi ilk olarak onun üstünde deneyebileceklerini söyler. Her şey yolunda giderse Alex iki hafta içinde özgürlüğüne kavuşabilecektir. Tabii bunu seve seve kabul eder.

Suçluları Yeniden Topluma Kazandırma projesiyle “Ludavico” adlı bir laboratuvar çalışmasına tabi tutularak kişilikleri düzeltilecektir. Alex bu çalışmanın kobayı seçilmiştir. Burada herkes ona çok iyi davranmaktadır, hapiste gardiyanların yaptığı gibi kimse dövüp sövmemekte, aksine tatlı bir dille konuşmaktadır. Ona çok yeni ve güzel bir pijama takımı verirler ve küçük, temiz bir odaya götürürler. Burası artık onun odası olacaktır. Ertesi sabah ise işin iç yüzü ortaya çıkar. Onu kötü bir insan olmaktan kurtaracak, iyilik yapmasını sağlayacak denen ıslah etme yöntemi, tam bir işkencedir.

Bu çalışmanın seanslarında Alexe, şiddet dolu filmler izlettirilip, fiziki işkenceye maruz bırakılıp acılar çektirirler. En sonunda Alex aklından kötülük geçtiği anda kusacak ve acılar çekecek hale getirilir. Bu yöntemle tedavi edilen Alex artık kötülüğü düşünemeyecek hale gelmiş olur.

Ama Beethoven müziğini duyduğu anda kendisine seyrettirilen Nazi soykırım filmlerinin dehşet dolu sahnelerini yaşamaya başlar. Böylece kişiliği değişen Alex, bir kuklaya dönüşmüştür. Artık en çok sevdiği Beethoven’den ve müzikten de olmuştur. Tedavi sonrasında kayıtlara iyileşmiş olduğu yazılıp salıverilir.

Artık şiddet uygulama isteği olduğunda tuhaf bir hastalığa tutulmakta, bu yüzden de istemeden de olsa herkese iyi davranmaktadır. İlk iş olarak bir yerde kahvaltı yapar ve sonra da annesi ve babasıyla yaşadığı eski evine gider. Kapıyı açtığında annesi, babası ve bir yabancıyı kahvaltı ederken görür. Onun yokluğunda ailesi odasını bir başkasına kiralamıştır. Hayal kırıklığıyla kendi evinden çekip gider, artık evsiz de kalmıştır.

Alex şehir kütüphanesine gider. Orada eski çete günlerinde kötülük yaptığı bir yaşlı adamla karşılaşır. Adam onu tartaklamaya başlar fakat şiddet uyguladığında hastalandığından karşılık veremez. Kütüphane müdürü polisi çağırır ve bir süre sonra iki polis çıkagelir. Polislerden biri Alex’in eski çete arkadaşı Dim, diğeri ise eski düşmanlarından biridir. Alex’i alarak şehirden uzak bir ormana götürerek öldüresiye dövüp sonra da çekip giderler. Alex kendine geldiğinde yakınlardaki bir köye yürümeye başlar. Bir eve rastladığında kapıyı çalar ve yardıma ihtiyacı olduğunu söyler. Bir adam kapıyı açar ve onu içeri alır. Ona çok iyi davranır, fakat sonradan amacı anlaşılır.

Adam hükümet karşıtı bir siyasetçidir. Alex’in hikayesini duyunca “Ludevico” yönteminin insanlık dışı bir uygulama olduğunu kanıtlamak için harekete geçer. Alex’i de hükümetin yeni yönteminin kurbanı olarak herkese göstererek prim yapma peşindedir. “Senin gibi bir delikanlıyı OTOMATİK PORTAKAL’a dönüştürenlere yaşam hakkı tanımamalıyız.” der. “Seni bir makinaya dönüştürmüşler ” diyerek ona yardımcı olmaya çalışır. Ancak Alex bu kez de başka bir kesim tarafından başka bir amaçla kullanılmaktadır. Birkaç arkadaşı ile beraber Alex’i bir eve götürürler. Sonra da kapıyı kilitleyip ona şiddet dolu müzikler dinletirler. Buna dayanamayan Alex, camı açar ve aşağı atlar. Ölmemiştir, fakat birçok kemiği kırılmıştır ve oldukça kötü durumdadır.

Kaldığı hastanede onu tedavi ederler. Artık şiddete tepki vermemektedir. Eski günlerine geri dönebileceğine inanır ve yeniden bir çete kurar. Bir akşam, Alex yeni çetesiyle katkılı süt içerken, canı sıkılır ve arkadaşlarından ayrılıp yürümeye başlar. Canı çay içmek ister, oldukça sıradan insanların oturup sohbet ettiği bir mekana girer ve kendine bir çay söyler. Oturmak için yer ararken eski arkadaşı Pete ile karşılaşır. Bir bayanla oturmuş kahve içmektedir. Alex’i gördüğüne mutlu olur ve sohbet etmeye başlarlar. Pete yanındaki bayanın karısı olduğunu söyleyince Alex çok şaşırır, Pete’nin evlenebileceğini hiç düşünmemiştir. Evine döndüğünde kendisini yeni bir his karşılar, baba olmak istediğini fark eder. Tabii bunun için bir eşe ihtiyacı vardır. Alex artık büyümüştür.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

Haftanın Kitap Önerisi: “Yaşama Uğraşı” Cesare PAVESE

Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı Kitabından İnsan Üzerine 10 Alıntı

1 İnsan artık istemediği zaman elde eder bazı şeyleri.

Talihsizliğe uğramış bir genci şu sözlerle avutmaya çalışırız: “Sabırlı ol; kendini koyuverme; ilerisi için daha dayanıklı yapar bu seni; herkesin başına bir kere gelir böyle şeyler vb.” Kimse gerçeği söylemeyi düşünmez: “Aynı şey bir kere, dört kere, on kere daha başına gelecektir- böyle şeyler her zaman başına gelecektir; çünkü sen kendini koruyamayacak bir yaradılışta isen, bundan kendini kurtaramazsın.”

2 Estetik değerler, ahlakın özü, gerçeğin ışığı öğretilemez. Her insan kendi içinde yaratmak zorundadır bunları. Bu kavramlar mutlak, zaman ve toplum dışı değerler oldukları için başkalarına iletilemez. Kelimeler bu kavramları ancak ana çizgileriyle dile getirebilirler.

3 Geçmiş bizim için, hem düşünmeden yeniden yaşayabileceğimiz kadar alışık olduğumuz, hem de ona her döndüğümüzde bizi şaşırtacak kadar bize yabancı bir şey olmalı: Bu durumda hayal gücümüzün kullanabileceği bir nitelik kazanmış olur. Size önceden sıradan görünmüş olan bir yaşantının üzerinden bir zaman geçsin, onu yepyeni bir gözle görür, hayretler içinde kalırsınız.

4 Acının kamçısını suratına yemesini bilmek de bir sanattır, öğrenmen gereken bir sanat. Bırak kendini tüketsin her saldırı; acı daha yoğun, daha güçlü bir şekilde incitebilmek için tek saldırı bulunur hep. Sen de, acının iğnesini bir noktayı sokmuş gibi zehrini dökerken seni sokabileceği bir başka yerini uzat ki ilk yaranın sancısını duymayasın. Gerçek acı çeşitli düşüncelerden meydana gelir. İnsan aynı anda ancak bir şey düşünebileceğine göre, bir düşünceden öbürüne geçmeyi, böylece sırayla her sızlayan yerin acısını dindirmeyi öğren.

5 Aşırı duygusal kimselerin yanıldıkları nokta “sevecen duygular”ın varlığına inanmaları değil, kendi sevecen yaradılışları adına bu duygulara sahip çıkmalarıdır. Ancak sert ve kararlı kimseler kendilerini sevecen duygularla kuşatma bilgi ve yeteneğine sahiptirler; ama işin acısı, bu duyguların tadını da en az onlar çıkarabilirler.

6 Mutluluğun gizini, onu yarın ve her zaman yeniden elde edebilecek şekilde bulaya çalışmanın o gelip geçici acısı olmasa, beşki de eksiksiz olurdu mutluluğum. Ama belki de yanılıyorum, belki de acıda gizli mutluluk. Bir kez daha, yarın anılarla yetinebilmeyi umduğumu anlıyorum.

7 Kaderin amansız oluşu değildir sorun; çünkü insan bir şeyi inatla isterse, onu elde eder. Korkunç lan, istediğimiz şeyi elde ettikten sonra ondan bıkmamızdır. O zaman suçu kaderde değil, kendi isteğimizde bulmalıyız.

8 Bir dikey tipler vardır: Bunlar her şeyi sırayla yaparlar; bir kişiden ya da bir şeyden öbürüne geçerken öncekini bırakırlar; kendilerini yeni bir sevgiliye adadıkları zaman, bir eski sevgilinin gelip onları kışkırtmasına sinirlenirler. Bunlar romantiktir, hiç büyümezler. Bir de yatay tipler vardır: Bunlar oldukça geniş bir değerler dünyasından yaşantı zenginleştirirler, eski tanıdıklarından vazgeçmeden yeni insanlarla ve şeylerle ilgilenmesini bilirler; serinkanlılıklarının, köklü inançlarının yardımıyla birbirinden oldukça değişik tutkuları denetleyecek ve yola getirecek gücü bulurlar. Böyle insanlar da klasiktir.

9 Herkesin başına aynı şeylerin gelmesi, belirlenimci bir saptama değildir. Tam tersine. Bu şeylerin olması, öznenin bu şeylerin gerekliliğince belirlendiği anlamına gelmez; özenin her karşılaşmaya kendi iradesini, yapısını, kişiliğini, özünü vb. taşıdığı anlamına gelir, karşılaşmaları seçen, onlara hep aynı biçimi veren de budur. Karşılaşmalara her ne kadar insan benliği girse de, onlar özgürdür.

10 Kaderin bilgeliği, temelde, bizim bilgeliğimizdir, çünkü bize bir şeyin köküne indiğimiz zaman neyi yapıp yapmamamız gerektiği konusunda sınırsız bir duyarlılık verir. Bizi baştan çıkaracak hangi durumla karşılaşırsak karşılaşalım, bu konuda hiçbir zaman yanılmayız. Her zaman bir kader duygusuyla hareket ederiz. İkisi de aynı şeydir.

Yanılan insan henüz alın yazısının ne olduğunu bilmeyen insandır. Yani bu insan, geleceğini belirleyen geçmişini anlamıyor demektir. Ama ister anlasın, ister anlamasın, geçmiş gene de geleceği gösterir. Her hayat, olması gerektiği gibidir.

ÖZET

Dünyanın en acımasız katliamının, yine bir Ağustos ayında üç gün arayla yarım milyon insanın ölümüne neden olan atom bombalarının Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmasının üzerinden tam beş yıl geçmiş.

Tarih 26 Ağustos 1950, bir yazar; eleştirmenlerin övgü ve alkışlarıyla karşılanan, başarısının doruğunda, en son yazdığı “Yalnız Kadınlar Arasında” romanı İtalya’nın en önemli Strega edebiyat ödülünü hak etmiş, henüz 42 yaşında ve yapılacak çok şey var, oysa o Torino’da, küçük bir otel odasında uyku hapı alarak intihar etmeyi tercih ediyor.

Edebiyat dünyasında kendi elleriyle yaşamına son veren ilk yazar değildir Cesare Pavese. 1900’lü yılların ilk yarısı, akıl almaz işkenceler içinde geçen Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının sonuçlarına tanık olmuş ve milyonların ölüm acılarıyla yoğrulmuş bir dünya nüfusu bırakmıştır geriye. Aynı yıllarda savaşlara rağmen iyi şeyler yaratmak için uğraş verenler bu yılların dramını, içlerinde hapsedilmiş ürkütücü ve bir o kadar korkunç çığlıkları geride bıraktıkları eserlere yansıtmışlardır bir şekilde.

“İnsan altmışını aşınca, her şeye bütünüyle yeniden başlamak, çok büyük güç gerektirir. Benim gücüm ise, vatanımdan uzak, yıllarca dolaşma sonucunda tükendi. Bu nedenle, düşünce düzeyindeki çalışmaları en yüce mutluluk, kişisel özgürlüğü ise en değerli varlık saymış bir yaşamı, henüz dimdik dururken noktalamayı uygun buluyorum” diyen ve savaşın ağır sonuçlarına katlanamayarak 23 Şubat 1942’de 61 yaşında intihar eden Avusturyalı yazar Stefan Zweig ölmeden önce “Satranç”, “Acımak”, “Amok Koşucusu”, “Korku”, “Günlükler” ve “Üç Büyük Usta” gibi önemli eserleri gelecek nesillere bırakmayı başarabilmiştir.

Bombardıman uçakları tarafından ülkesi her gün ölüm yağmuruna tutulan Virginia Woolf’da 59 yaşında Ouse ırmağına atlayarak intihar ettiğinde takvim yaprakları 1941 yılını göstermektedir. Sık sık gelen sinir krizleri ve intihar eğilimleri, ruhi çöküntüler ve ağır depresyon halleri bile “Yıllar”, “Dalgalar”, “Deniz Feneri”, “Kendine Ait Bir Oda” ve “Mrs. Dalloway” gibi birbirinden başarılı eserler bırakarak bu dünyadan ayrılmasına engel olamamıştır. Woolf’un mezar taşında “Dalgalar’” isimli romanının son cümlesi yer alır; “Senin üzerine atacağım kendimi, yenik düşmeden, boyun eğmeden, Ah. Ölüm!”

Her üç yazarın da en önemli ortak özellikleri yaşadıkları dönemlerde edebiyat alanında son derece başarılı çalışmalar yapmaları, eserlerinin en ünlü eleştirmenler tarafından takdir edilmiş olmasıdır. Ve hepsinden öte her üç yazarın ortak yazgısı yazılarını sık sık yapılan hava bombardıman anonslarının altında yazıyor olmalarıdır şüphesiz. Ve her üçünde ortak bir başka nokta en iyisini yazma tutkusudur. İşkencelerle ölmüş milyonların çığlıklarını, o güne kadar alışagelmedik yeni anlatım yollarıyla ifade etmek zorundadırlar. Onlar adına bunu fazlasıyla hak etmişlerdir. Bu nedenle yazılarındaki duygu ve düşünceleri asla tatmin edici bulmazlar. Daha fazlası gereklidir. Woolf, “Yıllar” isimli kitabını bir çok kez gözden geçirir ve her seferinde onda eksik bir şeyler bulur, kitabı yeteneksizliğinin bir kanıtı olarak görüp sinir krizleri geçirir. Oysa kitabın Woolf’a verdiği yanıt gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da en fazla okunması ve beğenilmesi şeklinde olur.

Yaşadıkları savaş dönemlerini, yüklenmiş oldukları sosyal, tarihi ve siyasi sorumluluğu eserlerine yeterince yansıtamadığını düşünmek sanatçıların ruhlarında sonsuz acılar uyandırır. Sancılar bir tek mükemmellik duygusuyla yok olabilir. Yaratılan her eserde bir öncekini aşma tutkusu vardır. İç sesler, iç hesaplaşmalar onları asla rahat bırakmaz, eserlerinin aslında kusursuz olduklarına inanmazlar ve yeterince duyuramadıklarını düşündükleri yaşam çığlıkları ne yazık ki onların da sonları olur. “Dalgalar kıyıda parçalandı.” (V. Woolf, Dalgalar isimli romandan)

Ölümünden iki yıl sonra “Yaşama Uğraşı” adıyla yayımlanan güncelerini 1935 yılında tutmaya başlar Pavese -ölümünden 15 yıl önce-. Yaşadığı her deneyimden kendine özgü düşünceler ve sonuçlar çıkarmıştır. Özellikle yazdığı şiirlerde kendini geliştirme, farklı teknikler ve konular yakalayarak yeni bir başlangıç noktası bulma çabaları, başarıları ve hüsranları, kadınları, terk ettiği ve terk edenler nedeniyle çektiği aşk acıları, yalnızlığı, nedensiz acıları, kendine, yazdıklarına ve kişiliğine yönelik acımasız eleştirileri, sürekli kendi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmaları, romanları, etkilendiği diğer yazarlar ve eserleri hakkında tuttuğu kısa günlük notlar, intiharla sonuçlanan acımtırak bir yaşamın analizini yapmak için bir çok ipuçları verir.

Roma’da Strega ödülünü aldıktan hemen sonra yaşadığı Torino’ya dönen Cesare Pavese günlüğü dışındaki tüm çalışmalarını yok eder. 1949 yılında simgesel gerçeklik üzerine iki ayda tamamladığı “Ay ve Şenlik Ateşleri” yazarın son eseridir. Güncesinde “Her şeyi koymalıyım bu kitaba” derken son kitabı olduğunu kendisi de biliyordur zaten. İntihar düşüncesi güncenin yazıldığı ilk günlerden itibaren kendini hep korumuştur. Bilinmeyen şey gerçekleşeceği zamandır. Sevdiği kadınlar tarafından terk edildikten hemen sonra yaşanan içini kemiren yalnızlık duygusu, (“kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum”) onu sık sık intihar olgusu ile karşı karşıya getirir.

“Ne zaman bir güçlükle yada acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum. Beni korkutan da bu: temel ilkem intihar, gerçekleştiremediğim, hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim ama düşüncesi duyarlığımı okşayan intihar.” İntiharından on dört yıl önce, güncesinde yer alan satırlardır bunlar. Ve devam eder.

“Bir iç trajediyi sanat biçiminde dile getirmek ve böylece ondan arınmak, ancak bu trajedinin içindeyken bile duyargalarını geren ve incecik ipliklerle örgüsünü örebilen, kısacası, bir yandan yaratıcı düşüncelerin kuluçkasına yatabilen bir sanatçının başarabileceği bir iştir. Bir çıkar yol olarak intihar yerine, bir sanat eserinin aracılığı ile fırtınayı yaşamak ve baskı altındaki duygulardan böylece kurtulmak diye bir şey olamaz. Bunun ne kadar doğru olduğunu, kendini gerçekten başına gelen bir felaket yüzünden öldüren sanatçıların genellikle sıradan şairler, duygu taşkınlıklarında içlerini kemiren kanserin en ufak bir belirtisini bile duyurmayan gösteriş düşkünleri oluşu gösterir. Bundan şunu öğrenir insan: uçurumdan kurtulmanın yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.”

“Bir arabanın altında kalmanın yada öldürücü bir hastalığa yakalanmanın korkusuyla kendini öldürmeyi düşünmenin hiç de gülünç ve saçma bir yanı yoktur. Acı çekme derecesinin dışında, insanın kendini öldürmek istemesi, ölümünün önemli, bilinçli ve yanlış yorumlanmaması gereken bir eylem sayılmasını istemesidir. Bu yüzden intihar edecek kimsenin ezilmek yada zatürreeden ölmek düşüncesi gibi anlamsız bir şeye katlanamamasını doğal karşılamak gerekir. Onun için üşütmemeye ve dönemeçlere dikkat”

Sorar kendine. “Bu yıl iki kere intiharı aklından geçirdin. Herkes sana hayranlık duyuyor, seni övüyor, seni kutluyor. Öyleyse?”

Övgüler, kutlamalar ve başarılar artık kanıksandığı için midir? Hayaller gerçekleşmiştir. Yapılacaklar tamamlanmıştır. Geriye bir şey kalmamıştır. Oysa bir sanatçının yaratıcılıktan uzak kalması düşünülemez. Aslında Pavese bilinçli ve de ne istediğini bilen bir insandır. Nitekim:

“Cecchi’nin yazısı.. De Robertis’in yazısı, Cajumi’nin yazısı. En büyük “üstatlar” ca övülüyorsun. Sana” Kırk yaşındasın ve ününü yapmış durumdasın: kendi kuşağının en iyisisin ve tarihe geçeceksin; başkalarına benzemeyen, sahici bir yazarsın…” diyorlar. Yirmi yaşındayken bundan başka bir şeyi düşlemiş miydin?”

“Peki? ‘Hepsi bu kadar, şimdi ne olacak?’ demeyeceğim. Ne istediğimi bildiğim gibi, elde ettiğim şeyin değerinin ne olduğunu da biliyorum. Bundan başka bir şey istemiyordum. Bunu sürdürmek, daha ileri gitmek başka bir kuşağı da kapsamak, bir tepe gibi sonsuzlaşmak istiyorum. Yarından başlayarak yılmadan aynı yolda yürüyeceğim.”

“Ama nasıl inanılmaz bir gözle görmüşüm geleceği isteklerimle yazgım arasında bu ne güzel rastlaşma! Ya bu sonucun değeri eserlerde değil de, bu rastlaşmadaysa?”

Doğrusu bu ya, oldukça ürkütücü cümleler…

Ama intihara giden yol yine de devam eder… Birkaç ay sonra…

“…içimde yazma dürtüsü kalmadı artık, beynimdeki boşluk yeniden beliriyor… Hangi yeniliği bulmalı, nasıl yaşamalıyız ki, bu yenilik de kokmaya başladığı zaman bunu görebilelim… Peki sonra? Bir şeftalinin, bir üzümün mutluluğu. Kim daha fazlasını ister? Yaşıyorum, bu da yeter.”

Ve sonrası…

“Yaptıklarıma, eserlerime karşı bir tiksinti duyuyorum… Çizginin aşağı doğru inmesi… Hayatı suçlamıyorum, dünyayı güzel ve sevilmeye değer buluyorum. Ama batmaktayım. Yapacağımı yaptım. Olabilir mi? İstek, özlem, bir şeyi almak, yapmak, yeni bir şeye sarılma dürtüsü. Yeniden başlayabilir miyim? (Bütün bunlar “Tepelerdeki Şeytan” ile ilgili bir sürü olumsuz eleştiri çıkması yüzünden.)”

Boşluk devam ediyor…

“Kendimi hiçbir zaman, şu öğle sonları ve akşamları olduğu kadar bir köşeye kıstırılmış ve sıfırı tüketmiş hissetmemiştim. İçimdeki boşluğu aydınlatacak bir hayat kıvılcımı hala yok. Bu noktadan öteye gidemeyeceğimi, söyleyecek neyim varsa, söyleyip bitirmiş olduğumu çok iyi biliyorum. En kötüsü, bir şeyler başarmış olmam, bu yüzden de her şeyden büsbütün vazgeçmeyi göze alamam. Bu durumdan kurtulacağımı ve başka eserler vereceğimi de biliyorum. Ama çatlak ortada, açıkça görülüyor.”

“Acının düzenli vuruşları başladı. Her akşam, hava kararırken, yüreğim gece oluncaya kadar sıkılıyor.”

Birkaç gün sonra…

“Artık sabahı da kaplıyor acı.”

Nitekim Pavese adım adım gittiği bu sona hazırdır.

“Gizlice en korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.”

“Yazıyorum: Ey, sen, acı. Peki sonra?”

“Bütün gerekli olan biraz cesaret”

“Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım”

Bunlar son sözleridir yazarın.

İntihar düşüncesi Pavese’in tek saplantısı değildir. Yazar her mutluluğun acı bir sonla biteceğine inandırmıştır kendini. 1948 yılının başında şu notları düşmüş günlüğüne.

“Toprağa, sulara vuran pırıl pırıl güneşiyle Roma’yı hatırlatan ılık bir sabah. Şimdiye kadar hiç böyle bir yıl başlangıcı görmedim. Önümüzde korkunç bir yıl mı var acaba?”

Ama bu boş inancı gerçekleşmez, tam tersine kısa bir süreliğine de olsa yaşamındaki en mutlu günlerin başlangıcı olur. 48-49 lu yıllar; 4 başarılı kitabın -“Tepedeki Ev”, “Tepelerdeki Şeytan”, “Yalnız Kadınlar Arasında” ve “Ay ve Şenlik Ateşleri”, ödüllerin ve her şeyden önemlisi büyük bir tutkuyla bağlandığı son sevgili, Amerikalı sinema oyuncusu Constance Dawling’in yazarın hayatında olduğu yıllardır. Constance’ın onu terk edip ülkesine dönmesi ise Pavese’in sonunu hızlandırır. 1950 Mayısında düştüğü bir notta bu saplantı yine açığa çıkar. “48-49’daki mutluluğumun hesabı görüldü” derken içinde bulunduğu ruhsal çöküntüden kurtulmasına yönelik dış dünyadan bir umudu kalmamıştır artık.

Nasıl kalsın ki…

“Sokakta insanların bu kaynaşmadan habersizce omzuna çarpıp geçmelerine neden şaşıyorsun, sen kendin, yanından geçen nice insanın acılarının, içlerini kemiren kurdun ne olduğunu bilmez, buna aldırmazken.”

1950 yılında düştüğü bazı notlar içinde bulunduğu dış dünyanın durumunu belirtir.

“İnsanlar gene cephelerde ölmeye başladı. Bir gün barış içinde, mutlu bir dünya kurulursa, bütün bu olanlar için acaba ne düşünür o dünyanın insanları. Bizim yamyamlar, Aztek kurbanları, büyücü yargılamaları hakkında düşündüklerimizi belki de.”

Pavese’i yalnız bırakmayan bir diğer saplantısı ise sürekli çektiği acılardır. Bu da mutluluğun ve tutkuların sonu mutsuzluktur saplantısından kendisini kurtaramayan bir kısır döngünün sonucu olsa gerek. Cümlelerinin sonunda gelen “Peki sonra?” sorusu yaşamdan ne umduğunu yada hiçbir şey ummadığını gösterir. Elde edilen başarılar ve gerçekleşen umutlardan daha fazlası, mükemmelliği arayanların sonunda yaşama amacını unutturacak kadar daha iyisini, daha fazlasını isteyenlerin sahip olabildikleri tek duygudur acı, daha fazlasını istemekten vazgeçmeyeceğimiz sürece ona katlanmak gerekir.

“Kendini bırak, acıya dayanmayı öğren. Denemek yiğitliği gösterip acı çekmek, korkup kaçmaktan yeğdir.”

“İnsanın acı çekmeye alıştığı doğruysa, nasıl oluyor da insan yıllar geçtikçe daha çok acı çekiyor?” diye sorar kendisine.

“Bir insan kendisini herhangi bir tutkuya ne kadar kaptırırsa kendi başlarına kişisel niteliği olmayan olaylar ona o ölçüde acı vermeye başlar.”

“Yalnızlık acı çekmektir: sevişmek acı çekmek, malını mülkünü çoğaltmak yada yığınlara karışmak acı çekmek; bütün bunlara son verir ölüm.”

“Bir şey meydana getirmenin çilesi, bu iyi bilinen işkence, bir şey meydana getirip bitirdikten sonra ne yapacağını bilmemenin acısı yanında hiçtir.”

“İnsanın ülkülerine erişememekten de acı bir şey vardır; onları gerçekleştirmiş olmak.”

Korkutucu…

Ve noktayı koyar…

“Acı çekmemek için her şeyin acı çekmek olduğuna inandırmamız gerekir kendimizi. Acı çekmemek için acı çekmeyi “kabul etmek” gerekir. Bunu yapabilmek içinse, pisliği altına çevirebilecek bir simya bilgisine sahip olmalı insan. Acı çekmeyi “kabul edemeyiz” üstelik, bunun da ötesi yoktur. Hem neden edelim? Denecektir ki;

(1)     daha iyi bir insan olunur,

(2)     Tanrı’ya varılır,

(3)     Bize şiir yazma esini verir (en zayıf gerekçe),

(4)     Herkesin ödediği bir vergi ödenmiş olur.

Ama en son acıya, ölüme, gelince, (1) ile (3) geçerliliklerini yitirir, geriye Tanrı’ya erişmek ve insanlığın ortak yazgısı kalır.”

İnsanlığın ortak yazgısı acı, kelimenin kendisi bile söylenirken bir ok gibi saplanıyor insanın yüreğine ve tüketiyor ruhun gücünü. Keşke olmasaydı hiçbir sözlükte. Belki o zaman daha kolay olurdu yaşam. Kim bilir?

Acılardan uzak mutlu günler dileğiyle…

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

Haftanın Kitap Önerisi: “İlahi Komedya” Dante Alighieri

İtalya’nın en büyük şairi, Batı Edebiyatı’nın en büyük ustaları arasında sayılan Dante Alighieri (1265 – 1321), bir edebiyat kuramcısı, ahlak felsefecisi ve siyasal düşünürdür. İlahi Komedya adlı manzum eseri de Hristiyanlık öğretisinin ve Dünya Edebiyatı’nın başyapıtlarındandır.

Dante Alighieri, 1265’te Floransa’da doğar. Çok genç yaşlarda şiirle ilgilenmeye başlar. Tatlı Yeni Üslup (Dolce Stil Novo) adını verdiği gençlik şiirlerinde Beatrice’i yüceltir. Çok genç yaşta tanıdığı, aşkını hiçbir zaman söyleyemediği komşularının kızı Beatrice’nin evlenmesi ve ardından genç yaşta ölümü, Dante’nin hayatında yeni bir dönemin başlamasına neden olur.

Esin perisi Beatrice’i şiirlerinde göklere yücelten, meleksi bir yaratık haline getiren Dante, onun görüntüsünü bıkıp usanmadan biçimden biçime sokarak, önce ilk kitabı Yeni Hayat (La Vita Nuova) ile insanların dünyasına, sonra da İlahi Komedya (Divina Commedia) ile Tanrısal dünyaya yansıtır.

Çağının siyasi olaylarıyla daha yakından ilgilenmeye başlayan ozan, felsefe ve tanrıbilim alanlarında çalışır. Latin ozanlarını, özellikle ustası olarak gördüğü Vergilius’u (M.Ö 70 – M.Ö 19) inceler. Floransa siyasetinde aktif rol üstlenir. Ancak toplumdaki düzensizlik, çatışma hali ve karmaşa, ozanı derinden üzer. Diğer yandan, kilisenin siyasete giderek daha fazla karışması, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları arttırmaktadır. Dante, din ve siyasetin birbirinden ayrılması gerektiğini savunan Guelfo partisinin Beyazlar kanadını destekler. Ne var ki Siyahlar kanadının kentte siyasi gücü ele geçirmesiyle birlikte, Dante dahil birçok kişi Floransa’dan sürgüne gönderilir. Böylece Dante’nin yaşamında ızdıraplı, ama bir bakıma da verimli olan sürgün dönemi başlar.

Sürgün yıllarında ozan, birey olarak haksızlığa uğradığı düşüncesinden sıyrılarak, tüm insanlığın yolsuzluk, karmaşa ve anarşi ortamı içinde olduğu bilincine ulaşır. Dante’ye göre Tanrı, dünya ve ahiret işlerini yönetmeleri için insanlara iki adet kılavuz göndermiştir: Bu kişiler Papa ve İmparator’dur. Ancak her ikisi de kendilerine verilen ilahi görevi göz ardı ederek siyasi çekişmelere dalmışlar, insanlığın daha da derin bir çıkmaza sürüklenmesine neden olmuşlardır. Ozan, Tanrı’dan gelecek yardım umudunu hiçbir zaman yitirmez. Bu bağlamda Dante, içinde bulunduğu bozuk düzenden insanlığı haberdar etme görevini Tanrı’nın kendisine atfettiği düşüncesine erişir. Bu ilahi görevle ozan, dünyadaki bozukluğun korkunç sonuçlarını insanlara gösterebilecek bir eser kaleme alacak ve böylece kurtuluş yollarını tüm insanlığa işaret edebilecektir.

Dante, öteki dünyada yaptığı düşsel yolculuğu dile getirdiği İlahi Komedya’yı 1307 – 1321 yılları arasında kaleme alır. Dante’nin Cehennem (Inferno)Araf (Purgatorio) ve Cennet’e (Paradiso) yaptığı hayali yolculuğu anlatan epik şiir İlahi Komedya, 33 kantodan oluşan 3 bölüm ve bir giriş kantosuyla toplam 100 kantodan (14,233 satır) oluşur. Kanto, uzun şiirlerin ayrıldığı bölümlere verilen addır, Türkçe’deki en yakın karşılığı kıta olsa da, İlahi Komedya’nın kantolarında ortalama 142 satır bulunur.

  • İlahi Komedya’nın ilk bölümü Cehennem, 34 kanto içerir. Bu kantoların toplam dize sayısı 4720’dir.
  • İlahi Komedya’nın ikinci bölümü Araf, 33 kanto içerir. Bu kantoların toplam dize sayısı 4755’tir.
  • İlahi Komedya’nın son bölümü Cennet, 33 kanto içerir. Bu kantoların toplam dize sayısı 4758’dir.

Komedya adının kaynağı birden farklı temele dayanır. Her şeyden önce Dante, yüksek üslubundan dolayı trajedi adını tercih etmez. Bu durum, ozanın şiirini en yüksek üslup olan trajedi ile yazmak istemediğinin bir göstergesidir. Dante, eseriyle çok geniş halk kitlelerine ulaşmayı ve onların düzensizlik ve günahlardan sıyrılarak doğru yola erişmelerini sağlamayı amaçlar. Dolayısıyla ona göre şiir, tüm halk kitlelerinin anlayabileceği bir dilde yazılmalıdır. Bu bağlamda yazar, komedyaya yönelir. Bir diğer açıdan bakıldığında cennet bölümüyle son bulan eser, diğer komedi türlerinde olduğu gibi mutlu bir sona işaret etmektedir.

İlahi Komedya’nın orijinal adı Komedya (Commedia) olup, İlahi (Divina) sıfatı ilk defa, metafizik içeriği ve yüceltilen göksel değerleri, güzellikleri, Tanrı’ın insanlara lütufları gibi konuları işlemesi ve uyandırdığı hayranlık dolayısıyla, yazılışından üç asır sonra, 1555 Venedik baskısında kullanılmıştır. 1555 yılından itibaren kitabın tüm baskılarında İlahi Komedya (Divina Commedia) adı yer alır.

İlahi Komedya’nın konusu, Dante’nin kılavuzu Vergilius’un ve ilk aşkı Beatrice’nin yol göstericiliğinde, Cehennem, Araf ve Cennet’e yaptığı yolculuktur. Bu ünlü yapıta göre yeryüzünde mutluluğa ahlaki ve düşünsel erdemler yoluyla ulaşılabilir. İlahi mutluluğa ise inanç, umut, hayırseverlik gibi Hristiyan erdemlerine göre yaşayarak varılabilir.

Yazıldığı dönemin göz önünde bulundurulması, eseri dini ve ahlaki açıdan ayrı ayrı incelemeyi imkansız kılar. Çünkü Dante’nin yaşadığı Ortaçağ’da, Hristiyanlık inancına göre ölümden sonra hayat düşüncesi bireyin dini ahlakının en önemli göstergesi sayılmaktadır. Bu düşünce, bireyin ölümden önceki hayatını günahlardan uzak geçirmesinin yegane kuralıdır. İlahi Komedya’nın geneline hakim olan contrapasso yasası, bu düşüncenin bir ürünü olarak kabul edilmelidir. Contrapasso, kişinin ölümden önceki hayatında işlediği günahlara göre, Cehennem’de cezalandırılma şekline verilen isimdir.

Dante’nin İlahi Komedya’yı kaleme alırken ilham aldığı kaynaklardan biri de, hiç şüphesiz Vergilius’un Aeneis Destanı’dır. Roma İmparatorluğu’nun destanı olarak kabul edilen bu destanın başkahramanı, Truva’nın Yunanlılara karşı savunulmasında önemli rol oynayan Aeneas’tır. Dante’nin, derin bir saygıyla incelediği bu eserden birçok açıdan ilham aldığı doğrudur. Ozan, söz konusu destanın sadece yapısal özelliklerinden değil, aynı zamanda mekan tasvirlerinden, mitolojik unsurlarından ve ölümden sonraki hayatın tasvir edilmesi düşüncesinden büyük ölçüde ilham almıştır.

İlahi Komedya’daki yolculuk sırasında şair uygar olmayan, aklın ve erdemin bulunmadığı dünyayı simgeleyen karanlık ormandan, sonsuz iyiliği simgeleyen Tanrı’nın ülkesine doğru sürekli yükselir. Şairin geçirdiği deneyim, alegorik anlamda kendi ruhsal yaşamının tarihidir. Okur, dinsel bir alegori içinde, yaşanan dönemin trajik durumu üstüne düşünmeye ve çözüm yolları aramaya çağrılır. Dante’ye göre insanlığın tükenmek bilmeyen hırsına, ancak imparatorluk engel olabilir, kilise de başlangıçtaki saf ve yoksul durumuna dönmelidir. İlahi Komedya’nın amacının bu dünyada yaşayanları acılardan kurtarıp mutluluğa eriştirmek olduğu söylenebilir.

Cehennem (Inferno)

1300 yılında 7 Nisan’ı 8 Nisan’a bağlayan Cuma gecesi Dante 35 yaşındadır. Dante, bunu “Yaşam yolumuzun yarısında (Nel mezzo del cammin di nostra vita)” dizesiyle dile getirir (Cahit Sıtkı Tarancı’nın 35 Yaş Şiiri’nde “Yaş otuz beş yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün…” dizeleri de buna bir göndermedir).

Dante, karanlık bir ormanda yolunu şaşırmıştır. Uykulu bir halde olduğundan buraya ne şekilde geldiğini kestiremez. Sabaha karşı bir tepeye doğru, aydınlığa erişmek için ilerlerken karşısına bir pars, bir aslan ve bir dişi kurt çıkar. Onlardan kurtulmak için geri döneceği anda, birden şair Vergilius ile karşılaşır. Şairi gönderen, Dante’nin genç yaşta ölmüş ilk sevgilisi Beatrice’dir. Günahkar Dante hakkında Arş-ı Ala’da (göğün 10. ve en yüksek katı) karar verilmek üzeredir. Mahvolmasına ramak kalmıştır. Kurtulmak istiyorsa gördüklerinden ibret alması için ahiretin her üç bölümünü ayrı ayrı gezmek zorundadır. Bu yolculuğunda kendisine Vergilius, yine bir diğer Latin şairi Statius ve bizzat Beatrice kılavuzluk ve arkadaşlık edeceklerdir. Dante ile Vergilius’un o gece başlayan Cehennem gezisi, 9 Nisan Cumartesi gecesi sona erer.

Cehennem (Inferno), iç içe 9 halkaya bölünmüştür. Eş merkezli daireler gittikçe artan günahkarlığı temsil eder. Her dairenin günahkarları, işledikleri günahlar gereğince sonsuza kadar cezalandırılır.

  1. Birinci Halka: Limbo’daki ruhlar dürüst yaşam sürmüş, ancak çoğu Hristiyanlıktan önce yaşadığı için vaftizden yoksun kalmış, vaftiz olmadan ölmüş ruhlardır.
  2. İkinci Halka (Şehvet)
  3. Üçüncü Halka (Açgözlülük)
  4. Dördüncü Halka (Savurganlık)
  5. Beşinci Halka (Gazap/Öfke)
  6. Altıncı Halka (Sapkınlık)
  7. Yedinci Halka (Şiddet)
  8. Sekizinci Halka (Sahtekarlık): Kadın tellalları, din sömürücüleri, rüşvet yiyenler, hilekarlar, hırsızlar, ikiyüzlüler, kalpazanlar vb. cezalandırılır.
  9. Dokuzuncu Halka (İhanet): Dokuzuncu halkada, akrabalarına, vatanlarına, konuklarına, kendilerine iyilik yapanlara ihanet edenler bulunur. Cehennem’den çıkmadan önce Vergilius ile Dante, kötülüklerin simgesi Lucifer’i (Şeytan) yarı beline dek buzlara gömülü olarak görürler.

Her ağızda dişler bir günahkar öğütüyordu
bir değirmen gibi, böylece aynı anda
üç günahkar birden işkence görüyordu.
(Cehennem, 55)

10. Kanto, Dante’nin sürgün cezasına nasıl maruz kaldığı ile ilgili aydınlatıcı bilgiler içermektedir. Dante, kendi kaderini ölüler dünyasındaki ruhlardan öğrenir, zira Ortaçağ’da geleceği görmek veya kişinin yazgısından haberler vermek sadece ölülere veya ölüm ile ilişki içinde olduklarına inanılan cadılara ve büyücülere aittir. Bu nedenle, Dante’nin Cehennem’de karşılaştığı yer altı ruhları ona geleceğinden haberler verirler:

“Ve dedi ki: “Öyle düşmandılar ki, bana da, atalarıma da, partime de, iki kez sürmek zorunda kaldım onları.” […] “Kovulsalar da, dört bir yandan geri döndüler” dedim, “hem ilk sürgünden, hem de ikincisinden; ama sizinkiler aynı sanatı öğrenemediler.” (Cehennem, 98)

Araf (Purgatorio)

Vergilius ile Dante’nin 10 Nisan Pazar Paskalya günü başlayan Araf gezisi, üç gün sürerek 14 Nisan Perşembe günü sona erer. Araf’ta Beatrice, ölümünden sonra kendisini unutarak geçici zevklere dalmış, günah yollarına sapmış olan Dante’yi çok acı sözlerle azarlar ve işlediği suçları itiraf ettirir. Bir tür tövbe aldıktan sonra, sırasıyla kötülüklerinin üzerinde kalmış kirlerini temizlemek üzere önce Lethe ve ardından da iyiliklerini pekiştirecek Eunoe nehirlerine daldırarak yıkayıp temizler. Dante artık temizlenmiştir.

Araf yedi kattan oluşur. Yedinci katın üstünde, dağın tepesinde Yeryüzü Cenneti bulunur. Buradaki kutsal orman, Cehennem’in başlangıcındaki karanlık ormanın karşıtıdır.

Neşe ve sevinç içerisinde Beatrice ile birlikte göklere doğru yükselmeye başlar. Beatrice, Arş-ı Ala’da Tanrı’ya en yakın bulunanlar arasında yerini alınca da, Aziz Bernard’ın Meryem aracılığıyla ricasının kabul edilmesiyle Tanrı ile görüşme şansını yakalar.

Bu kutsal mı kutsal sudan, yeni yapraklara
bürünmüş taze bir fidan gibi canlanıp da,
arınmış olarak eski yerime vardığımda
çıkmaya hazırdım, artık yıldızlara.
(Araf, 142)

Cennet (Paradiso)

Araf’ın tepesinde Vergilius yerini Beatrice’ye bırakır. Cennet boyunca Dante’ye Beatrice rehberlik eder. Dante’nin 14 Nisan Perşembe sabahı başlayan Cennet yolculuğu, aynı gün öğleden sonra Tanrı’nın ışığına ulaşmasıyla noktalanır. Dante cennet planını hazırlarken Ptolemaios (Batlamyus) sisteminden yararlanmıştır. Dante’nin Cennet’ine göre, Dünya evrenin merkezindedir ve sabit bir cisimdir. Kürenin çevresinde yedi gezegen dönmektedir: Sırasıyla Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn.

Bu gezegenler, yedi gök içerisinde bulunmakta, bunlardan sonra iki kat daha yer almaktadır. Sekizinci katta Dönmeyen Yıldızlar, dokuzuncu katta gezegenlerin dönmesini sağlayan İlk Devindirici vardır. Arı ışıktan oluşan, maddeden arınmış onuncu ve en yüksek kat ise, kutlu ruhlarla Tanrı’nın katıdır (Arş-ı Ala). Burada Meryem ve Beatrice gibi Tanrı’nın sevgili kulları kutsal bir gül oluşturur.

Çünkü isteğine yaklaştıkça akıl yetimiz,
öyle derinliklere dalar ki,
izleyemez olur onu belleğimiz
(Cennet, 7)

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

Haftanın Kitap Önerisi: “Kule Canbazı” Sunay Akın

Nazım sayısız dostlarından biri olarak, Pablo Neruda’yı ziyaret etmeye karar verir. Ne de olsa, Neruda onun evine gelmiş, yanında da armağan olarak kırmızı renkte bir kadeh getirmiştir…

Avrupa’daki bir arkadaşına telefon açar ve ondan Neruda’nın adresini ister. Bu istek, bir gün bile yaşamaz yorgun yüreğinde; çok değil, ertesi gün sırtı duvara dayalı bir şekilde yere oturur ve kalakalır öylece!..

Son nefesinde, yıllardır uzak kaldığı memleketini görme arzusuyla, Neruda’ya gitme isteği el ele tutuşur böylelikle.

Daktilosunun iç cebindeki küçük bir kâğıt parçasında, el yazısıyla yazdığı Neruda’nın adresi durmaktadır hâlâ…

O daktilonun tuşlarına dokunan parmaklar, Nazım Hikmet’in parmaklarıdır!..

Pablo Neruda 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış…

Kimin umurunda!?.

Nazım Hikmet’in daktilosunun iç cebinde adresinin çıkmasından daha büyük bir ödül olabilir mi?..

“Kule Canbazı” İlk bakışta klasik bir hikaye potporisi gibi görünen; ancak okudukça kitabın bütününe yayılan ansiklopedik bilgilerin oyuncaklar üzerinden zincirleme bir şekilde bize sunulduğu heyecanlı ve şaşırtan bir kitap. Sunay Akın’ın daha önceden okuduğunuz kitapları varsa eğer üslubuna alışık olduğunuz yazarımızın kitaptaki hikayeler arası geçiş tarzı size yabancı gelmeyecek; tam tersine alışık olduğunuz kelime oyunları, oldukça sempatik gelecektir. ” Kule Canbazı” toplamda 35 hikayeden oluşan, hikayelerin en çarpıcı ortak özelliğinin de oyuncaklar olduğu eğlendirici bir kitap. İlk hikayemiz ‘Padişah’ın Yemek Artıkları’nda Roma İmparatorluğu’nun doğu birliklerinin silahlarına simge olan bir Van kedisinin, Sultan 2. Abdülhamit ile bağlantısını okurken; olayların bir Japon imparatorundan Hasan Ali Yücel’e nasıl da zincirleme geldiğini gözler önüne seriyor. Yazar, bu ansiklopedik bilgileri okuyucuyu sıkmadan, esasında cümlelerle bir oyuncak gibi oynayarak aktarma becerisini oyuncaklara ilgisi üzerinden ustaca sergiliyor.

“Çelengin Ortasındaki Kız” hikayesinde Rumelihisarı, Cahide Tamer, Muhsin Ertuğrul isimlerine rastlıyoruz ve kıymetlerinin yeterince bilinmediğine dair küçük sitem cümleleri mevcut.

Sunay Akın bu bilgileri verirken düz, direkt vermiyor elbette. ‘Dört kulesi her bir köşesinde bir nöbetçi gibi duran Selimiye Kışlası’ metaforunu yaparken ne denli başarılı bir edebiyatçı olduğunu tekrar tekrar fark ediyoruz. Yine, yazarın John Berger’in İstanbul gezisinde araba vapuru ve şehir atları vapuru yolculuklarında tuttuğu notları birbirine karıştırdığını fark edecek kadar dikkatli araştırmalar yapması ve bu hatayı “Yine de bu durumu avuçlarımız patlayana kadar alkışlıyoruz John Berger’i. ” diyerek zarifçe dile getirmesi takdire şayan bir incelik. Yazarın başka kitaplarını okumuş olan okuyucular Titanic ile ilgili hikayelerin çokluğunu bileceklerdir. Bu kitapta da Besim Ömer Paşa’nın (ülkemizin ilk doğumevi kurucusu) New York’taki bir tıp toplantısına gitmek üzere bilet aldığı gemiyi kaçırmış olan bir yolcu olduğunu, o geminin de Titanic olduğunu hikayenin sonunda sürprizle öğreniyoruz. “Daktilonun İç Cebindeki Şair” adlı hikaye de diğer hikayeler gibi oldukça dikkat çekici. Pablo Neruda ve Nazım’ ın yollarının nasıl ve nerelerde kesiştiğiyle ilgili anekdotlar sayesinde öğreniyoruz ki Nazım Hikmet, Neruda’ yı ziyaret etmek ister ve daktilosunun iç cebindeki küçük bir kağıt parçasında, el yazısıyla yazdığı Neruda’ nın adresinin hala duruyor olması oldukça ilginç ayrıntılar. Bütün bunların, yazarın gözünden Neruda için aldığı Nobel Ödülünden daha değerli olduğunu görmek insanın yüreğini ısıtıyor adeta. Sunay Akın’ ın oyuncaklarla ilgili takıntısını bu kitapta da bahsettiği el yapımı bebeklerden, oyuncaklarla oynamayan çocukların bir taraflarının hep eksik kalacağını yinelemesinden anlıyoruz. “Beyaz Balina Aydın” ı daha doğrusu Mişa’ yı anlatırken tanımayanlar için Erdal Atabek’i ve onun balinayla ilgili yazdığı cümleleri tanıma fırsatı yaratıyor. Gerçek sevginin bir balina üzerinden bu kadar güzel anlatılabileceğini Erdal Atabek bizlere ustaca göstermiş oluyor. Mişa’yı olduğu gibi kabul etmeyenlerin, onun adını bile değiştirip ona yeni bir kimlik verenlerin gerçek sevgiden bihaber olduklarını örtülü ifadelerle dile getiriyor.

“Haremdeki Oyuncak” başlıklı hikaye en çok hoşuma gidenler arasında. ‘Osmanlı Döneminde oyuncak var mıydı?’ sorusunun yanıtını arıyorsanız cevabı bu tatlı hikayede saklı. Çocuk yaşta tahta geçen ve Fatih Sultan Mehmet ile başlayan, tahta geçen padişahın kardeşlerini boğdurma geleneğini çiğneyen 1. Ahmet ve öldürmeye kıyamadığı kardeşi Mustafa(nam-ı diyar Deli Mustafa)’nın sarayın havuzunda gemilerini yüzdürme hayali zihnimizde bir film sahnesi gibi canlanıyor. Yazarın ” Vazgeçmeyip, birkaç kulaç daha derine indiğimde, aradığım inciyi buldum. ” cümlesi karşımızdaki kişinin ansiklopedik bilgileri araştırmaya doyamayan; kitap gibi bir insan diye nitelendirdiğimiz biri olduğunu söylemek çok da abartılı olmaz sanırım. Yine ‘Osmanlı Dönemi’nde oyuncak var mıydı?’ sorusuna cevap olarak yazarımız İngiltere Kraliçesi Elizabeth’ in 1599 yılında göndermiş olduğu bir orgla cevap veriyor. Çanları çaldığında üstündeki kuşların hareket ettiği bu org, saraya bizzat kendisini yapan Thomas Dallam eşliğinde gönderilir ve kurulumu tam bir ay sürer. Dallam, o bir ay içinde öyle şeylere tanık olur ki, tüm bunları kendi kaleminden yıllar sonra yazdığı bir anekdotla gözler önüne serer.

“Biz Bovling Oyuncuları” hikayesinde yetişkinlerin devirdiği kukaları, çocuklara toplatmaları üzerinden o kadar yıldızlı cümlelere rastlıyoruz ki kitabın salt bilgi vermek amaçlı yazılmadığını, arada yüreğimizi okşayan metaforlarla ince dokunuşlar yapması kitabı okunmaya değer kılıyor. Türkan Şoray’dan, Sadri Alışık’ a birçok ünlünün de oyuncaklardan payını almış hikayelerinin olması yine kitabı cezbedici kılan başka unsurlardan. Orhan Veli’nin uçurtma sevdasını, yazar-ressam Kemal Uluer’in sıra dışı ve çarpıcı hayat hikayesini okurken, nefes kesen “Everest’ ten Düşen Ressam” başlığının sizi nasıl da Everest’in tepesine çıkarıp alaşağı ettiğine tanık olmak için kitaplığınızda Kule Canbaz’ına yer açmanız adına yeterli sebepler olduğunu düşünüyorum. 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

Haftanın Kitap Önerisi: “Tutunamayanlar” Oğuz Atay

Tutunamayanlar, alışılmışın dışında bir romandır. Belirli bir olayı sergilemekten çok; izlenimler, çağrışımlar, taşlamalar, ayrıntılar ve ruhsal çözümlemelerle oluşur. Bu bakımdan, özetlenmesi güçtür.

Genç Mühendis Turgut Özben yakın arkadaşı Selim Işık’ın kendini bir tabancayla vurduğunu gazetelerden öğrenir. Olayın çok etkisinde kalır. İntiharın sebeplerini merak eder. Bu amaçla araştırmalara girişir. İlkin Selim’in arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür. Metin kendisine şunları anlatır: Metin’in Zeliha adlı bir kızla ilişkisi vardır. Selim, kızın ona uygun düşmediğini söyler. Fakat Metin kızı bırakınca, bu kez Selim ona tutulur. Metin bunun üzerine yeniden kıza yanaşır. Kız ise bir süre sonra onlardan ayrılır, başkasıyla evlenir.

Esat da Selim için şunları söyler: Selim’i lise öğrencisi iken tanır. İlginç, zeki, oyuncu bir çocuktur. Çok kitap okur. Wilde’a hayrandır. Fakat Gorki’yi okuyunca onu sevmez olur. Esat’la oyunlar düzenlerler, birlikte eğlenirler.

Turgut Özben, Selim’in arkadaşlarından Kargı’yı bulur. Süleyman ona Selim’in yazdığı 600 dizelik bir şiir verir. Şiire göre, “Selim Işık tek ve Türk. Ve duygulu amansız/sabırsız ve olumsuz, yaşantısında cansız” sanılan bir kişidir.

Turgut Özben Selim’le ilişkisi olan Günseli adlı bir kızla tanışır. Günseli, Selim’e bir toplu gezintide rastlamıştır. Sıkıntılı ve asık suratlıdır. Onu avutmaya çalışır. Fakat Selim’in soru yağmuruna tutulur. O gün anlaşamazlar. Aradan bir ay geçer. Selim onu telefonla arar, buluşurlar. İlişkileri gitgide ilerler. Ne var ki, Selim evlenmeye yanaşmaz. Çok kuşkuludur, geleceğe güveni yoktur, inançsızdır, aile düzeninden de hoşlanmaz. Bağsızdır. Bir ara kendini içkiye verir. Çevreyle uyuşamaz. Sanki bir kafese kapatılmıştır. Hastalanır. “Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadığını düşünür. Günseli’ye bir mektup gönderir ve ardından intihar eder.

Selim, son günlerinde “Tutunamayanlar” üstüne bir ansiklopedi hazırlamaya girişir. Orada kendisine de bir madde ayırır. Bu maddede belirttiğine göre, Selim bir kasabada doğmuştur. Babası bir memurdur. Küçükken ağır bir hastalık geçirir. Altı yaşında ailesiyle büyük bir şehre göçer. Sabri adlı bir çocukla arkadaş olur. Okula gider. Uzun boylu olduğundan arka sıraya oturtulur. Sınıfta çok konuşur. Ortaokuldayken Pitigrilli’yi okur. Sonra kızlarla dolaşmaya başlar. O sırada Dünya Savaşı patlar. Askerliğini yaparken Kargı ile tanışır. Askerlik bitince açıkta kalır. Kimse ona sahip çıkmaz. Kendi kabuğuna çekilir.

Turgut Özben araştırmaları sırasında yavaş yavaş kendi benliğini tanır: O da tutunamayanlar biridir. Kendini o zamana değin birtakım törelerin, alışkanlıkların yönettiğini sezer. Gitgide bağsızlığa doğru kayar. Evinden ayrılır. Bir trene binip gider. Gözden kaybolur.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

Haftanın Kitap Önerisi: “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” İlber Ortaylı

“Cesur olun. Kendinizi rahat hissettiğiniz alanın dışında pencereler açın. Farklı dünyalarla ancak böyle tanışırsınız. Ben hep yerimde dursaydım, dünyamı değiştirecek insanları aramasaydım, bugün tanıdığınız ben olmazdım. Bir insanın bittiği an, miskinliğe esir olduğu andır. İnsan, konforundan vazgeçmeyi göze almalıdır. Kendi dünyasını yerinden kendisi oynatmalıdır.”

– İlber Ortaylı

Bir Ömür Nasıl Yaşanır kitabı, gazeteci Yenal Bilgici’nin İlber Ortaylı ile yaptığı söyleşilerden oluşur. Yetmiş bir yaşında akademik kariyeri tartışmasız olan İlber Ortaylı’nın kimden ne öğrenilir? İnsan kendini nasıl yetiştirir? Nasıl seyahat edilir, neleri görmek gerekir? gibi bölümlere ayrılmış konuşmalarında gençlere, yaşlılara, öğrencilere, emeklilere, yolun başındakilere kısaca hayatın tadını çıkarmak isteyenlere yönelik henüz daha vakit varken yapmalarını önerdiği tavsiyeler yer alır.

Gazeteci Bilgici, derlediği bu kitapta İlber Ortaylı’ya yer vermesinin sebebi olarak; yaşadıklarından öğrenmeyi bilen, bu bilgiyi etrafına rahatça aktaran ama en önemlisi bunu yaparken nabza göre şerbet vermeden, açık yüreklilikle ne gerekiyorsa onu söyleyen başka kimsenin olmadığını söyler. Çünkü benzersiz tecrübesi, gözlem gücüyle birçok yol göstereceğinden, verimli insanların yetişmesine katkıda bulunacağından emindir.

İlber Ortaylı hayatımızı temel olarak dörde ayırır: “12-25 arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası. İyi bir yaşam için, her bir dönemde tamamlamamız gereken bazı işler, edinmemiz gereken bazı alışkanlıklar vardır. Bunlar verimli, güzel bir ömür sürmenin anahtarlarıdır,” der.

Kendisinin dikkat etmediğini söyleyerek herkesin sağlığına dikkat etmesi gerektiğini vurgular. İyi bir yaşam sigara içenlere bırakmasını, içki içenlere azaltmasını, yağlı yemeklerden vazgeçilmesini ve hafıza için hikaye ve roman okunmasını tavsiye etmektedir.

Hayatı boyunca hep okuduğunu mu yoksa eğlenceye de vakit bulduğunu mu soran gazeteciye, her şeye herkes kadar vakit bulduğunu söyler ama bugünkü aklına sahip olsaydı hem Doğu’yu hem Batı’yı öğreten bir üniversite de okuyacağını sonra da İtalya ev İran’da uzunca araştırmalar yapmak istediğini ekler. Her ne kadar İtalya’da bir İlber Ortaylı olamayacağını düşünse de muhtemelen yine iyi bir uzman olacağını dile getirir.

Kimsenin sizi bulmasını beklememeniz gerektiğini, nitelikli insanları sizin kendinizin arayıp bulmasını söyler çünkü kendi bizzat iyi hocalardan eğitim almak için uğraşmıştır. Kimse gelip onu keşfetmemiştir.

Özellikle 25-40 yaşları arasında sahip olanın kötü alışkanlıkların kişiyi fazla yıprattığını ifade eder. O yüzden sigara, alkol bağımlıkları terk edip yerine çok okumayı, gezmeyi, yeniden öğrenmeyi, dil dahil tüm eksiklikleri gidermenizi tavsiye eder. Çünkü insanların hangi alanda çalışıyorsa çalışsın eserlerini bu yaş aralığında vermeye gayret etmesini önerir.

Eğitime büyük önem veren İlber Ortaylı Hoca, umutsuz olmamız gerektiğini eğitimi kurtarmak için çareler olduğunu söyler. Bunun yolunun da daha iyi okullar kurarak, daha elit öğretmenler yetiştirerek ve nitelikli imtihanlar yapılarak olacağını vurgular.

Hem çalışmalarından, hem eğitim hayatından ve yer yer anılarına değinerek ilerleyen kitapta öğretmenlere büyük iş düştüğünü çünkü model olarak öğretmenin alındığını söyler. Bu yüzden öğretmenler için, “anlattıklarıyla bir dünya kurarlar. Öğretmen iyiyse toplumu kurtarır,” der.

On beş yaşın bir sınır olduğuna ve önemine değinir. Her ne öğrenilecekse; lisan, piyano, marangozluk bu yaşa kadar olması gerektiğini çünkü on beş yaşından sonra hiçbir şeyin hakkınca öğrenilemeyeceğini anlatır.

Aile eğitimi konusunda da yorum getiren Ortaylı, çocukların ne fazla övünmesini ne de fazla yerilmesini uygun görmez. Dahi gibi bahsedilmesinin ya da sürekli yerilmesini tehlikeli olacağını söylerken sadece yanında olmanın yeterli olacağını söyler. Yeni nesil gençlerin içlerinde terbiyesiz, şımarık, sorumsuz ve dengesizlerin mevcut olduğunu anlatır ve ciddi anlamda uyarır: “çocuklarınızı hayatın zorluklarına realist bir şekilde hazırlayın. Türkiye’ de dayanıksız, hayata hazırlıksız, en küçük güçlükte tökezlemeye meyilli çocuklar yetiştiriliyor.” Artık her şeyin parayla halledebileceğini zannedenlerin çok olduğunu ve bunun tam bir görgüsüzlük olduğunu da ekler. Eğitimin satın alınacak bir şey olmadığını, tüm eğitimi sadece okulun veremeyeceğini, çocukları yokluğa, zorluğa, mahrumiyete ailenin hazırlaması gerektiğinin altını çizer.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

Haftanın Kitap Önerisi : “Vişne Bahçesi” Anton Çehov

Anton Çehov ve Vişne Bahçesi  Hakkında

Tıp, nikahlı karım benim, edebiyat ise metresim. Birine kızarsam, geceyi öbürüyle geçiriyorum. Bu davranışımı belki biraz uygunsuz bulabilirsin, ama en azından sıkıcı değil. Hem zaten, benim bu ikiyüzlülüğümden ikisinin de bir şey kaybettiği yok!

Çehov tarzı denilen öyküleri ile daha çok tanınan Çehov, aynı zamanda önemli tiyatro metinleri de yazan bir yazardır.  Çehov’un “Vişne Bahçesi” adlı tiyatro eseri yazarın son ve en önemli oyunu olmaktadır

Vişne Bahçesi, Anton Çehov’un (1860–1904) yazmış olduğu ve en çok ilgi gören komedi tarzındaki tiyatro oyunudur.

Vişne Bahçesi, ilk kez  17 Ocak 1904 tarihinde Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski tarafından sahneye konmuştur. Bu oyunun tarzının komedi mi yoksa trajedi mi olduğu konusunda tartışmalar da çıkmış, Çehov bu eserinin “ komedi, hatta fars” olduğunu iddia ederken Stanislavski oyunu “trajedi” olarak kabul etmekte ısrar etmiştir

1880 – ‘Kızböceği’ adlı ilk öyküsü ile öykücülüğe başlayan Anton Çehov ( 1860 – 1904) kısa süren hayatına rağmen  dünya edebiyatında öykü tarzı geliştirmeyi başaran iki öykücüden biridir.  Çehov Tarzı denilen durum kesit hikayeciliğinin öncüsü olan Çehov öykülerinde vakayı önemsizleştirerek bir anlık duygu, gözlem, heyecan ve düşünce sonrasında oluşan ve gelişen konularda hikayeler yazmış, başı ve sonu olmayan öyküler kurgulamıştır.

Oyun, büyük ölçüde Çarlık Rusya’sını sosyal yapısına , değişen sosyo – ekonomik hayatına, yükselmekte olan burjuva hayatı ile birlikte yok olmaya başlayan aristokrat kesime getirdiği ince göndermeler ve sembolik göstergelerle gönderdiği imalar ile dikkati çekmiş,  bu nedenle oyunun bazı bölümleri Çarlık Rusya idaresi tarafından sansürlenerek yayımlanmasına izin verilmiştir.

Oyunun odak noktası olan vişne bahçesi eski, feodal yaşamın bir simgesi olarak öne çıkmış,  yükselen burjuva mantığı kazanç getirmeyen bahçenin kazanç getiren bir hale dönüşmesini sağlamıştır.  Şu halde kesilen vişne bahçesi çöken feodal yapıyı ifade etmekte, burjuva kesiminin ise yükselişini de işaret etmektedir.  Vişne bahçesinin yaşaması veya kazançlı bir iş için yok edilmesi feodal yapıdan burjuva mantıklı yapıya geçişi simgelemektedir.

Yazar bu oyunun Orman Cini ve Martı  adlı oyunlarının başarısızlığı akabinde yazmış bu oyunlarda arzu ettiği ilgiyi göremeyince bir daha oyun yazmamaya karar vermişti. Ancak Martı adlı oyunu ikinci kez sahnelendiğinde büyük ilgi görmüş ve Vanya Dayı adlı oyunu da ilgi görünce Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi adlı oyunlarını da yazmaya karar vermişti.

OYUNUN ÖZETİ 

Yıllardır Paris’te bulunan Lubov Andreyevna sevgilisi tarafından aldatılıp bir sürü de borca girince borçları karşılığında satışa çıkan evini ve vişne bahçesini kurtarmak için Rusya’ya dönmüştür.

Aristokrat bir sülalenin son fertleri olan Ranevskaya ailesi üretmeyi unutmuş ama tüketme alışkanlıklarına devam eden bu nedenle de servetlerini tüketmiş insanlardan oluşmaktadır.  Aile artık çok borçlanmış,  ellerinde kalan son servetleri ise vişne bahçesiyle çevrili çiftlikleridir. Fakat borçlarından ötürü bu çiftliğin de satılması söz konusu olmaya başlamıştır.  Aile fertleri karınlarını doyuracak para bulamazlarken parti vermekten geri durmak istememektedirler. Sürekli  parlak geçmişlerini hatırlamakta ve anmakta ama ellerinde kalan son varlıklarını da korumak için bir adım atamamaktadırlar.

Eskiden fakir bir köylünün oğlu olan ve bu ev ile çiftliğin bir çalışanı olan Lopahin ise artık zengin bir tüccar olmuş, hiçbir işe yaramayan bu vişne bahçesini alarak para kazanmayı kafasına koymuştur.

Aile fertleri eskiden beri devam eden alışkanlıklarını sürdürmekte, üretmekten ve çalışmaktan haberleri olmayan bir biçimde yaşamaya devam etmektedirler. Çiftlik sahipleri hala çocukluk anıları ve alışkanlıkları ile yaşamakta, çalışmaya, üretmeye ve ticarete dayalı yeni hayata kendilerini adapte edememektedirler.  

Dış dünyadaki değişimlerden habersiz bu insanlar dışa dünyaya kapılarını kapatmış, ellerinde kalan servetlerinin en son artıklarını tüketmek ile meşgullerdir. Oysaki dış dünyadaki değişim ve gelişimler sadece vişne bahçelerini değil,  eskiden beri devam eden yaşama biçimlerini de ortadan kaldırmaya başlamıştır. Ama onlar gelişmelerden habersizce yaşamakta hayatlarını hep bu şekilde devam ettirebileceklerini zannetmektedirler

L. Andreyevna ve kardeşi evi kurtarmak için çözüm aramaktadırlar. Lopahin onlara vişne bahçesinin ağaçlarını kestirip arsa üzerine yazlık yapmalarını ve yazlığı kiraya vermelerini önerir. Ama onlar önerilen bu çözümü de kabul etmezler. Lakin en sonunda vişne bahçesi de satılır ve  Lopahin çiftliğin yeni sahibi olur.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

Haftanın Kitap Önerisi: “Semerkant” Amin Maalouf

Alpaslan 1071 yılında Malazgirt savaşıyla Bizanslıları bozguna uğrattığı zamanlarda İran Sultan’ı Nasır Han’ın kızından dokuz çocuğu vardı. Fakat bu akrabalık ilişkileri kimseyi aldatmaz; Alpaslan’ın bir gözü, Acem krallığının en önemli kentlerinden biri olan Semerkant’taydı. Bizanslılar karşısındaki zaferinden sonra Semerkant’a bir korku düşmüştü, çünkü sıranın kendilerine geldiğini biliyorlardı. Aslında ilk sıra hep bu kentteydi; Semerkant, Buhara ve İsfahan kentleri o dönemde tüm dünyanın hem kültür, hem bilim, hem ticaret merkezleriydi. Alpaslan sadece, Bizanslılarla takıştığı için rotasını değiştirip Anadolu’ya gitmişti. Şimdi asıl önemli olan kente doğru sefer başlamıştı.

Ancak Semerkant seferi Alpaslan’ın ölümüne neden olacaktı çünkü yol üzerindeki bir kale kuşatmasında direniş gösteren Harzemli Yusuf, kıyafeti içine sakladığı bir hançerle onu öldürdü. Alpaslan bu direnişçinin kim olduğunu merak edip onu huzuruna çıkarmasaydı durum farklı olurdu kuşkusuz. Yusuf, Alpaslan’ın huzuruna iki büklüm çıkartılmış ama gururlu Yusuf, kendisine efemine deyince Alpaslan sinirlenip okuna davranmış, fakat sinirinden eli titrediği için olsa gerek hedefi tutturamayınca Yusuf hızlı davranıp Alpaslan’ı hançerlemeyi başarmıştı. Alpaslan dünyanın en büyük devlet adamlarından biri olarak adını tarihe yazdırabilecekken onun bu özelliği hem ününe hem hayatına mal oldu. Dokuz çocuğuna rağmen, kadınlara az ilgi gösterir diye düşmanları tarafından isim takılmıştı ve efemine tavırları yüzünden, haklı ya da haksız, bu ünü, henüz başlayan parlak saltanatına bir anda son verecekti.

Alpaslan’ın beklenmedik ölümü Semerkant’ta bayram havası yarattı. Acemlerin Sultan’ı Nasır Han, çok sevinmekle beraber sevindiğini gösteremiyordu çünkü karısı, Alpaslan’ın kızıydı. Selçuklu krallığına bir taziye heyeti hazırladı. Bu taziye heyetinde Ömer Hayyam’da bulunuyordu. Taziyeleri kabul eden Alpaslan’ın büyük oğlu Melikşah onyedi yaşındaydı ve ziyaretçilere nasıl davranması gerektiğini, “ata” diye hitap ettiği Nizamülmülk ona söylüyordu.

Nizamülmülk’ün bir düşü vardı: En güzel, en zengin, en istikrarlı, en iyi korunan devleti kurmak istiyordu. Her eyaletin, her kentin, içinde Allah korkusu olan, adil, vatandaşlarının şikayetlerine kulak veren yöneticilerce yönetilmesini istiyor, kurt ile kuzunun yanyana su içebileceği bir devlet düşlüyordu. Taziye kabulunda Ömer Hayyam’ın kulağına onu yanına beklediğini söylemişti çünkü Nişapurlu Ömer’in gökbilimci, matematikçi, tıp bilimcisi olarak sınırları aşmış bir ünü vardı ve Nizamülmülk’ün düşlediği devlette ona ihtiyaç vardı. Nizamülmülk, ondan, günümüzde istihbarat teşkilatı olarak adlandırabileceğimiz bir sistemi kurmasını istemişti. Fakat Ömer Hayyam kendisine verilen teklifin kendisine uygun olmadığını, yolda tanıştığı genç arkadaşının bu vasıflara daha çok uygun düştüğünü söyleyerek Rey’li genç arkadaşı Hasan’ı Nizamülmülk’e önerdi.

Hasan Sabbah, Nizamülmülk’ten iş istemek için yola koyulduğunda böyle bir mevki aklında yoktu kuşkusuz. Ancak yolda bilgelerin bilgesi Ömer Hayyam’la karşılaştığında Tanrı’nın kendi yanında olduğunu anlamış olmalı; hele ki Nizamülmülk’ten istihbarat teşkilatı kurması için görev verildiğinde kendisinin seçilmiş biri olduğuna inancı tamdı.

Hasan Sabbah büyük Acem krallığının düşünü kuruyordu ve krallıkta Nizamülmülk gibi Türklere uşaklık yapan Acem döneklerin hiç yeri yoktu. Yıllar sonra, kendiside Melikşah’ın Selçuklu Devletinde hizmet alan bir Acem döneği olmakla kendini suçlayacaktı. Ama o sırada düşündüğü bu değildi. Melikşah’la yaşıttılar; on sekiz yaşında iki iyi arkadaş oldular. Hükümdarı kazanmak önemliydi. İlk iş olarak Nizamülmülk’ü devre dışı bırakmaya çalışması, kendi sonunu hazırladı. Nizamülmülk ondan daha tecrübeli biriydi kuşkusuz; Hasan hazine konusunda üzerine aldığı bir işi “raporumu tamamladım” diyerek Melikşah’ın karşısına çıktığı vakit elinde tuttuğu sayfalarda tam bir tutarsızlık ve karmaşa gördü çünkü birlikte çalıştığı adamların Nizamülmülk tarafından aleyhte kullanılması çok kolaydı. Melikşah Nizamülmülk’ten kuşkulanamazdı; Hasan Sabbah’ı ölümle cezalandırdı ancak o dakikada hükümdarı sürgün cezasının yeterli olacağına ikna ederek Hasan Sabbah’ı ölümden kurtaran yine Ömer Hayyam oldu. Kaşan kentindeki konakta ilk tanışmalarında Hasan mevcut tüm kitapları ezberden okuyan ve kendisini etkilemiş bir bilgindi; kendi eliyle Selçuklulara getirdiği, arkadaşlık ettiği birinin ölümüne razı olmazdı.

Hasan sürgünden yedi yıl sonra kendine essasin (aslolan; gerçekçi) diyerek Acem krallığında bir derviş olarak ortaya çıktı. Nasır Han ölmüş yerine oğlu Ahmet geçmiş ve Hasan’ın bilgeliğinden etkilenmişti. Selçuklulara ise Melikşah ile veziri Nizamülmülk hükmetmeye devam ediyordu. Nizamülmülk için Hasan’ın ortaya çıkışı açık bir tehditti. Kendi istihbaratı ona Hasan’ın yakalanmasının an meselesi olduğunu söylüyordu ama Hasan hiçbir zaman ele geçirilemiyordu. Bu sayede hem Hasan’la karşı karşıya gelme fırsatını yakalamış olacak hem de Semerkant’ı Hasan’ın sapkın düşüncelerinden kurtaracaktı. Ancak Melikşah’ın karısı Terken Hatun, önünde bir engeldi. Terken Hatun, Semerkant’ı yöneten Nasır Han kardeşiydi ve şimdi başta olan Ahmet’te onun yeğeniydi.

Nizamülmülk’ün Terken Hatun’a, Hasan’ın Ahmet’i kandırdığını ve sefere çıkması gerektiğini söylemesi inandırıcı olmazdı; çareyi Hasan ile Ahmet’in sıkı arkadaş olduklarını gizlemekte buldu. En iyisi bu arkadaşlığı gizlemek ve onların birbirlerine düşman olduklarını söylemekti çünkü Terken Hatun kardeşinin soyunun Semerkant’ta hüküm sürmesinin Selçuklu saray kadınları arasında kendine yarattığı ayrıcalığın farkındaydı ve bu avantajı kaybederse Selçuklulara varis olarak kendi oğlunu bırakması güçleşirdi; Melikşah’a sefere çıkmasını ve yeğeni Ahmet’i Hasan’dan kurtarması gerektiğini kendisi söyledi. İki haftalık savaştan sonra Nizamülmülk’ün oyunu ortaya çıktı ve Selçuklu hanedanı ile arasındaki ilişki onarılmaz bir biçimde bozuldu. Hasan ise bu olaydan önemli bir ders alarak ucuz kurtulmuştu; artık hükümdarları kazanmaya çalışmayacaktı. Bundan böyle onların tam karşısında olacaktı. Dünyanın ilk terör örgütü Essasinler böylece kuruldu.

Hasan’ın, dünyanın ilk istihbarat teşkilatını yönetmiş biri olarak, bu terör örgütü için idari tecrübesi vardı, insanları etkileme ve yöneticilik derslerini sürgünde olduğu yıllarda Kahire’deki El Ezher medresesinde almıştı.Kısa zamanda kendilerine “dinin gerçekçileri” diyen essasinler, hükümdarların, valilerin, kadıların ölesiye korktukları bir örgüt oldu. Karşılarında hissettikleri ise sadece çaresizlikti. Çünkü essasinler ölmekten korkmuyorlar, eylemden sonra hiçbir yere kaçmıyorlardı. Bu yüzden onların haşhaşla kafayı bulmuş olduklarına inandılar, Hasan’ın bu adamları haşhaşla kontrol altında tuttuklarını söylediler. Bu terör örgütüne Haşhaşinler dediler.

Haşhaşinlerin lideri, Hasan Sabbah adıyla kendinden sonraki kuşaklara bile korku salmaya devam etti. Oysa Haşhaşinlerin haşhaş kullandığı iddiası yalandı. Hasan Sabbah Nizamülmülk’e ikinci kez yenildikten sonra, artık Selçuklu ve Acem krallıklarında gizlenme ihtiyacı duymamış; kartal yuvasını andıran sarp kayalıklardaki Alamut kalesini alarak kendilerine üs edinmişlerdi. Hasan Sabbah bu kaleden tüm Acem ve Selçuklu hükümdarlarına korku salmaya devam etti. Bu örgütün üyeleri eylem yapacağı kişiyle arkadaş olurlar, onların dilini şivesine kadar önceden çalışırlar, hiç dikkat çekmezler ve en umulmadık zamanda hançerini çıkartıp öldürürlerdi. Böylesine planlı bir çalışma ve ölüme karşı duyulan özlem, haşhaşla değil; inançla açıklanabilirdi. Haşhaşinlerin çok bağnaz bir imandan başka uyuşturucuları yoktu. Hasan Sabbah, kalesinde içki ve müzik dahil her türlü eğlenceyi yasaklamış biriydi. Kalesinden hiç çıkmaz tüm zamanını kendi hazırladığı, doğunun en eşsiz kütüphanesinde geçirirdi. İstihbarat kaidelerince kalesini yönetirdi ve cezaları açık ve sertti. Yalan yanlış bilgileri bile derhal cezaya bağlardı. Haklarındaki ihbarlar yüzünden iki oğlunu öldürmüştü. Dinsizlikle suçlana oğlunun ikiyüzelli yandaşını öldürtmüş ve diğer ikiyüzelli yandaşınıda arkadaşlarının cesetlerini sırtlarında taşıtarak kaleden kovmuştu.

Nizamülmülk ise Selçuklu Hanedanıyla arası açıldıktan sonra “Siyasetname” sini yazmaya koyulmuştu. Kitabını yetiştirmeye çalışıyordu çünkü Bağdat seferine katılması gerekiyordu. Nizamülmülk o günlerde rüyasında peygamberi gördü. Peygamber rüyasında şöyle demişti ona: “Sen İslam’ın temel direğisin; kendi ölüm tarihini seçme hakkını sana veriyorum.” O da “Ben Melikşah’ın doğduğunu, bana baba dediğini bilirim, onun ölümünü bana gösterme.” diyerek yanıt verdi. Peygamberde bunun üzerine Melikşah’dan kırk gün önce öleceğini kendisine müjdeledi. Nizamülmülk bu rüyayı Melikşah’a anlattığında belki Melikşah bu tehditten yılmış olabilir ama Terken Hatun, planı çoktan yürürlüğe koymuştu. Nizamülmülk Alpaslan’dan bu yana Selçuklu Hükümdarlığının temel direği olmuştu ve ülkeyi ikiye bölecek kadar güçlüydü. Terken Hatun onu açıkça öldüremezdi. Bunun için Hasan Sabbah’ı kullanmaya karar verdiler. Nizamülmülk’ü bir Haşhaşin Bağdat seferi sırasında hançerledi. Haşhaşin kaçmadı doğal olarak, oracıkta onun da boğazını kestiler. Nizamülmülk Bağdat Seferinin kendi ölümü için hazırlandığını bilecek kadar tecrübe sahibiydi ama umursamıyordu çünkü mide kanserinden dolayı günleri sayılıydı ve de siyasetnamesini bitirmişti. Bu kitap batı dünyası için Macciavelli’nin Prens’i neyse, doğu içinde öyle olacaktı.

Nizamülmülk’ün adamları sözünde durdular ve Melikşah’ı kırk gün içinde zehirleyerek öldürdüler. Melikşah kendinden önceki tüm Türk sultanlar gibi hükümdarlık için varis bırakmadı. Terken Hatun’un üç oğlu vardı. İlk iki oğlunu sırayla Melikşah’a varis seçtirmişti ama bu çocuklar anlaşılamaz nedenlerle öldüler. Terken Hatun’un üçüncü oğlu henüz bir yaşında olduğu için Melikşah diğer saray kadınlarının baskısıyla bu bebeği varis ilan edememişti. Melikşah’ın hayatta kalan büyük oğlu Berkyaruk başa geçti. Terken Hatun Berkyaruk’u öldürmek için yeterince vakit bulamadı; adamları Berkyaruk’u esir aldıklarında kendiside Nizamülmülk’ün adamları tarafından öldürülmüştü.

Hasan Sabbah Alamut kalesinde 80 yaşında öldüğü vakit, varis bıraktığı imam onun odasına girmeye korkmuştu. Bu korku öylesine güçlüydü ki iki kuşak sonrasında bile Alamut’taki tüm yasaklar sanki Hasan Sabbah hayattaymış gibi devam ediyordu. Ancak üçüncü kuşak veliahtı kurtarıcı ilan edebildiler. Bu veliaht kendisinin beklenen kurtarıcı olduğunu söyleyerek Alamut tahtına çıktı ve artık imtihan zamanının dolduğunu, tüm yasakların kalktığını, şeriat zamanının bittiğini ve artık cennet zamanına geçildiğini söyleyerek Haşhaşin tarikatına son verdi. Peşisıra Moğol istilası başgösterdi. Alamut Kalesine, Semerkant’a, İsfahana’a, Buhara’ya, tüm bu kentlerin zenginliğine, kültürüne, kütüphanelerine son veren, Cengiz Han’ın yakıp yıkan Moğol istilası oldu.

Amin Maalouf, Semerkant adlı kitabında, doğu’nun günümüze hiçbir miras bırakmadığını tüm bu hikayenin sonuna ekler. Yazar, kitabında Ömer Hayyam’ın dörtlüklerini yazdığı Rubaiyyat adlı eserini aramaya çıkan bir Amerika’lıyı başrole koyarak hikayelerini anlatır. Bu Amerikalı, Hayyam’ın dörtlüklerinde gezinirken, okuyucuda onunla beraber, binbir gece masallarına konu olan doğunun tüm ihtişamını yeniden yaşar. Rubaiyyat kitabı Titanic’le birlikte denizin dibine gömülür. Hiçbir miras bırakmamak doğunun kaderidir.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

Haftanın Kitap Önerisi : “Fahrenheit 451” Ray Brandbury

1953 yılında kaleme alınmış distopya türünde bir romandır. Roman yazıldığı tarihten 500 yıl sonrasını anlatır. Geleceğin Amerika’sında, itfaiyecilerin görevinin söndürmek olmadığı, kitapları yakmak olduğu bir zaman dilimi. Gelecekte artık yanan şeyler evler, arabalar ya da maddi şeyler değildir. Daha manevi olan, ruhumuzu besleyen ve tam olarak bu nedenden dolayı da yakılan kitaplardır.

Guy Montag adındaki itfaiyeci işini seven biridir. Yanmayan evlerin icadından sonra itfaiyecilere yeni bir görev verilmiştir. Kitapları yakmak görevi.

Montag yirmi yaşından beri on yıldır kitap yakıyordur. Öyle eski ve işe yaramayan kitapları değil, tüm kitapları. Çünkü kitaplar insanların düşünmelerine, eleştirmelerine ve sorgulamalarına neden oluyordu.

Montag, yıllarca gecenin bir yarısında yola çıkışını, alevlerin kitapları tutuşturup yok etmesini hiç sorgulamadan işine devam eder. Çünkü kitapları yakmakla toplumun mutlu olmasını sağladığını düşünmektedir. Bundan da zevk almaktadır. Çünkü şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar. Oysa düşünmeyen eğlenen insanlar mutludur.

17 yaşındaki Clarisse adlı genç kızla karşılaşana dek yaptığının aslında nasıl bir yanlış olduğunun farkında değildir. Bir gece yarısı itfaiye merkezinden çıkıp, evine giderken bu kızla karşılaşır. Kızın aslında kendilerinin komşusu olduğunu anlar. Yolda sohbet ederler. Kız, yavaş yavaş onu düşünmeye sevk eder. Yaktığın kitapları hiç okuduğun oldu mu? diye sorar. Montag, bunun yasaya aykırı olduğunu söyler.

Daha sonraki günlerde kız, Montag’ı iyice düşünmeye ve sorgulamaya alıştırmıştır. Bu aşamadan sonra Montag’ın hayatındaki bütün yanlışlar doğrularla yer değiştirir. İşini, eşini, yaşayışını yeniden değerlendirir. Sorguladıkça hatasını anlar, anladıkça ise değiştirmek için çaba sarf eder.

Artık kitapları yakmak istememektedir. En son yakmak için gittiği evden kurtardığı kitapları gizlice evine getirir. Karısı kitabı bulur. Montag, karısı Mildred ile kitaplar arasında bağ kurmak ister. Montag bu yolda yalnız olduğunu, eşinin tek mutluluğunun televizyon olduğunu fark eder.

Sadece eşi değil, herkesin evinde duvarların tamamını kaplayan televizyonlar yer alır. Bu televizyonlar aracılığıyla, insanları aptallaştırıp uyuşturmak için tek kanallı ve sürekli bir takım öğütler veren yayınlar yapılmaktadır. Televizyon yayını başladığı anda hipnotize olmuş gibi herkes yayında yer alan bilgileri tekrarlamaya başlar. Bu şekilde son derece itaatkar bir toplum modeli ortaya çıkar.

Montag, karısının kitaplara zarar vermemesi ve kendisine yardımcı olması için adeta yalvarır.

Monatg, aynı şeyi evinde toplanan komşu kadınları için de yapar. Onlara kitabın zararlı olmadığını göstermek için, bir şiir okur. Karısı ve diğer kadınlar bu şiirden çok rahatsız olup ve Montag’ı itfaiye şefine şikayet ederler. Şef gelir ve Montag’ın evini yakar. Bu yakma esnasında Montag, bir fırsatını bulup, ateş püskürten hortumu itfaiye şefine tutar ve onu öldürür. Böylece kendisini ve kitaplarını kurtarıp oradan kaçmayı başarır.

Bundan sonra Montag’ı uzun ve sıkıntılı bir yolculuk bekler. İlk önce, eskiden tanıştığı Profesör Faber’in yanına gider. Ona çaldığı bir İncili verir ve kendisine anlamını öğretmesini söyler. “Beni eğitmen için sana ihtiyacım var” der. Faber, onu kitaplar konusunda, toplumun geldiği nokta konusunda aydınlatır.

Daha sonra tekrar yola koyulur. Zor şartlarda kaçmaya çalışır, çünkü onu takip edip öldürmek için tüm şehir ayaktadır. Kendisi gibi kaçıp saklanan bir gruba rast gelir. Bu grup, kitapların kaybolmasının önüne geçmek için, önemli kitapları tek tek ezberlemişlerdir. İçlerinden birisi şöyle der: “Biz de kitap yaktık. Kitapları okuruz, sonra bulunmalarından korkarak yakarız. Mikrofilme çekme işe yaramıyor. En iyisi onları, kimsenin şüphelenip bulamayacağı yaşlı kafalara saklamak. Hepimiz tarih, edebiyat, uluslararası hukuk, Byron, Tom Paine, Machiavelli veya İsa’nın bölümleri ve parçalarıyız.”

Amaçları, ihtiyaç duyulan bilgiyi, dokunulmamış ve temiz olarak saklamaktır. Bunun için saklanmaktadırlar. Eski yollardan giderek, geceleri tepelerde yatmaktadırlar. Çünkü eğer onlar yok olurlarsa bilgi de yok olacaktır.

Bunlar kendilerini örgüt olarak adlandırmaktadırlar. Örgütün esnek bir yapısı olduğunu söylerler. Yakalanmamak için yüzlerine ve parmaklarına plastik ameliyat yaptırırlar.

Bu arada polis onun izini kaybetmiş ve hiç alakası olmayan birini oymuş gibi televizyonda göstermek için öldürürler ve yayınlarlar. Artık Montag ölü biridir.

Bu sırada şehirde savaş çıkar. Bilgilerini birbirine anlatan ve bu şekilde bilgilenen grup savaştan geriye kalanlara yardım etmek için şehre doğru yola çıkar.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi : “Kuyucaklı Yusuf” Sabahattin Ali

Yusuf dokuz yaşındayken annesi ve babası bir eşkıya baskınında öldürülür. Ertesi gün kaymakam Salahattin Bey olayın meydana geldiği Aydın’ın Kuyucak Köyü’ne bir doktor ile birlikte tahkikata gider. Ailede tek canlı kalan Yusuf’tur. Kaymakam onu evlatlık edinir.

Kaymakamın karısı Şahinde bu durmdan hiç memmun değildir. Fakat bir müddet sonra kabullenmek zorunda kalır. Salahattin Bey’le sürekli kavga halindedir. Ondan kendisine akran muamelesi etmesini istemesi tatsızlıklara sebep olur. Yusuf eve geldiğinde Muazzez henüz yeni yürümeye başlamış bir bebektir. Annesi ve babası tarafından göremediği ilgiyi Yusuf’tan görmesi zamanla onu Yusuf’a bağlamıştır. Bu nedenle Yusuf’un sözünden çıkmaz.

Kaymakam Salahattin Bey’in bir müddet sonra Edremit ‘e tayini çıkar. Burada Yusuf on yaşına basınca mektebe gönderilir. Fakat mektep onu sıkar, onun okumaya meyli yoktur. Mahallelerindeki çocuklara ilk başlarda pek sokulmaz. Zamanla birkaç arkadaş edinir. Bunların başında Ali gelir. Kazımvasfi, İhsan ile de münasebet kurar. Buna rağmen ne yaparsa yapsın bu şehre bir türlü alışamaz. O bir müddet sonra mektepten de ayrılır.

Yusuf on dokuz yaşına geldiğinde Muazzez on üç yaşında bir çocuktur. Bir bayram günü Yusuf Muazzez’i de yanına alarak Ali ile birlikte bayram yerine giderler. Burada eylenmek için Muazzez ile Ali salıncağa biner. Yusuf ise onları seyretmeyi tercih eder. Aynı salıncağa bir ara İhsan ile Fabrikatör Hilmi Bey’in hovarda oğlu Şakir ‘de biner. O sırada Şakir sarhoştur. İçkinin de etkisiyle Şakir Muazzez’e taşkınlıkta bulunur. Başındaki oyalı yemeni çıkarır ve Muazzez’e fırlatır. Bu olay üzerine Yusuf ile Şakir’in aralarında ki sözlü münakaşa İhsan’ın engellemesine rağmen Yusuf’un Şakir’e yumruk atmasıyla son bulur. Hacı Etem’inde oraya gelir, Şakir’i olay yerinden uzaklaştırır.

Bu olaydan sonra Yusuf’a karşı arkadaşlarının münasebetleri değişmiştir. Çünkü Şakir’den korkmaktadırlar. Fakat Ali tehditlere rağmen Yusuf’tan vazgeçmez.

Ali bir gün her zaman ki gibi zamanını geçirmek için zeytinliğe gider. Burada gördüğü bir kadınla ve on iki yaşlarında bir kızla konuşmak ister. Onların önceden Şakir beylerde çalıştıklarını onlardan dayak yiyince boğaz tokluğuna burada çalışmak istediklerin öğrenir. Kadını çağırtarak onunla konuşur. Aslen Aydın’ın Çine ilçesindendirler. Bu nedenle Yusuf onları kendine yakın bulur. Kadın Yusuf’a Aydın’dan Edremit’e göç ettiklerinden sonra kocası onları terk ettiğini söyler.

Yusuf anlatılanlar karşısında onlara acır. Marketten aldığı bir miktar yiyecekle birlikte iş çıkışı onların Değirmenönü’ndeki evlerine gider. Kadın başlarından geçen olayları ayrıntısıyla anlatır. Kocası onları terk ettikten sonra kendisinin ve kızı Kübra’nın çektikleri sıkıntılardan, komşuları pabuçcu Yunus Ağa’nın aracılığıyla Hilmi Beyler’in hizmetinde çalıştıkları anlardan bahseder. Bunları anlatırken Şakir’in en yakın arkadaşı Hacı Etem eve gelir. Yusuf’u burada görünce hayli şaşırır. Kadınla münakaşaya girerler. Birden Hacı Etem kadına tokat atınca Yusuf araya girer ve Hacı Etem tarafından bıçaklanır.

Şakir Yusuf’un kendisine attığı tokatın acısını halen unutmamıştır. Sürekli Yusuf öç almak için fırsat kollamaktadır. Bir kış gecesi Avukat Hulusi Beyler’in evinde Salahattin Bey, Ceza Reisi, birkaç avukat eğlenmek için toplanırlar. Bir ara Hulusi Beyler’le çok samimiyeti olmadığı halde Hilmi Bey Hacı Etem ile birlikte bu toplantıya katılır. Hilmi Bey’in ısrarı üzerine İçki masası kaldırılıp, kumar masası kurulur. Oyun sonunda Salahattin Bey en çok zararda olan kişidir. Bütün parayı alan Hacı Etem olmuştur. Hulusi Bey ve diğerleri bu işte bir sakatlık olduğunu sezerler. Fakat ellerinden bir şey gelmez. Salahattin Bey, Hilmi Bey’e üç yüz yirmi lira borçlanır.

Ertesi günde borçlandığına dair bir imza atmak zorunda kalır. Akşam işten eve döndüğünde ise Şahinde’den Hilmi Beyler’in Muazzez’e görücü geldiklerini öğrenir. Hilmi Bey önce Salahattin Bey’in elini ayağını bağlayıp sonra Muazzez’i istemeye gelmiştir. Çünkü Şakir gibi birine kimsenin kızını vermek istemeyeceğini bilir. Salahattin Bey bir kızgınlık yapar diye Yusuf’a haber vermez.

Birkaç gün sonra Kübra ile anası tarafından Yusuf yaralı olarak eve getirilir. Fakat evdekilere gece Yusuf’un, Kübra’nın babasına benzetilip bıçaklandığını söylerler. Zamanla Kübra ile annesi Salahattin Beyler’in hizmetçisi durumuna gelirler. Muazzez eve gelen Kübra’ya pek yakın davranmaz. İkisi de birbirlerine karşı soğukturlar. Pek bir araya gelmezler.

Yusuf Muazzez’den Hilmi Beyler’in onu istemeye geldiklerini öğrenir. Şakir tokatın acısını çıkarmak için, Muazzez’i elde etmeye yeminlidir. Yusuf, Salahattin Bey bu konuyu açmadan herhangi bir yorumda bulunmaz. Salahattin Bey, bir gün Şakir’in artık uslandığından kızını ona vermeye niyetli olduğundan bahseder. Yusuf, Şakir’in nasıl birisi olduğunu kaymakama ispatlamak için onu Kübra ile annesinin yanına götürür. Hilmi Beyler’i onların ağzında dinlemesini ister. Kübra, Şakir ile Hilmi Bey’in kendisine sarkıntılık ettiğini ve bu esnada da Hacı Etem’in onlara dışarıda gözcülük ettiğini olayı anlatır. Fakat bu olayı şimdiye kadar kimseye anlatmamışlardır. Çünkü Hilmi Beyler’e kimsenin gücü yetmeyeceğini bilirler.

Yusuf, kaymakamın bu zor durumdan kurtulması için çözüm yolları arar fakat elinden bir şey gelmez. Bir gün Ali’ye olanları anlatır. O da Muazzez’i sevdiğini, ona talip olduğunu, kaymakamın Hilmi Beyler’e olan borcunu da anneannesinden alıp kapatabileceğini söyler ve ondan cevap bekler. Ertesi gün Yusuf, Ali’ye babasının bunu kabul ettiğini, annesinin gönülsüz olduğunu söyler, Muazzez’in ise ne düşündüğünü belirtmez. Ali’den paraları alıp Hacı Etem’e teslim eder.

Yusuf, Muazzez’e durumu açınca Muazzez karşı çıkar. Ne Şakir ne de Ali’yi istemediğini söyler. Yusuf’u istediğini bakışlarıyla ona anlatır. Yusuf’ta Muazzez’i istemektedir. Muazzez’siz yapamayacağını bilir fakat elinden bir şey gelmez. Bu olaydan sonra Yusuf mümkün olduğunca Muazzez ile bir araya gelmek istemez,ona karşı soğuk davranmaya, hatta artık eve de az uğramaya başlar. Muazzez’e karşı hisleri çok farklıdır fakat bunları gizlemek zorundadır. Bunun üzerine Muazzez de Ali’yi kabullenmek zorunda kalır.

Bir gün Ali Hacı Rıfat’ın İhsan’ın düğününe gider. Ali’nin Muazzez ile münasebetini duymuş olan Şakir de buradadır. Aynı zamanda sarhoştur. Ali düğünde Şakir tarafından vurulur. Onun başına toplanan halk candarmayı görünce dağılır. Candarma şahit yazmak için dört beş kişiyi ancak alı koyar. Şahitlerden biri Haacı Etem’dir. Diğerleri ise başlarına bir iş gelmesinden korkan yabancı şahsiyetlerdir. Şakir ifade verecek durumda değildir. Çünkü sarhoştur.

Hazı Etem Cemal Çavuş’a bir miktar para vererek olayı kapatmasının ister. Şakir kullanmış olduğu tabancayıda başka bir tabanca ile değiştirir, çavuşa uzatır. Ali’nin ölümünün bir kaza eseri olduğuna onu ikna eder. Diğer şahitlere de birer sigara verir ve onlardan çavuşa bir şey bilmediklerini söylemelerini ister.

Koca Reis (Ağır Ceza Reisi), Şakir’in suçlu olduğu halde elinde delili olmadığı için onu serbest bırakmak zorunda kalır. Şakir’in avukatı Hami Bey gerçekleri bildiği halde yalanlarla Şakir’i savunur. Şakir, Şerif Efendi’nin çabalarına rağmen sonunda serbest bırakılır, beraat kararı çıkar. Zaten Hilmi Bey gibi sözü geçen zengin birinin oğlu olan Şakir’in hapiste yatmasını kimse aklına getirmez.

Kaymakam Bey’in ailesi bu olaya karışacak durumda değillerdir. Salahattin Bey’de kalp hastalığı ortaya çıkmıştır. Yusuf’un kaçak tavırları, Muazzez’in durgunluğu, Şahinde’nin dırdırları onu bunaltmıştır. Yusuf’tan Ali’nin olayına karışmaması için ricada bulunur. Salahattin Bey’i düşündüren konu kendisi öldükten sonra Muazzez’in ne olacağıdır. Kızını bir an önce münasip biriyle evlendirmek ister.

Ali’nin ölümüyle Şahinde kızını artık bir bakkal ile evlendirmeyeceğinden, hatta Yusuf’ta Muazzez’in evde kaldığına sevinmektedir. Aynı şekilde hatta Muazzez de sevmediği biriyle evlenmeyeceğinden memnundur. Kübra olayında haberi olmayan Şahinde ise Muazzez’i Şakir’le evlendirme taraftarıdır. Bu arada Yusuf’un Muazzez’e karşı soğuk davranışları devam etmektedir. Çünkü Muazzez’e kendine dönek birimiş gibi tanıtmak istemez. Aynı zamanda kendisini Ali’nin ölümüne karşı müşkül durumda hissetmektedir.

Şahinde her zamanki gibi gezmelerden ahbap ziyaretlerinden geri kalmamaktadır. Hatta Hilmi Bey’lere bile gitmektedir. Kızı Muazzez’i bile istemediği halde zorla yanında götürür. Fakat bundan ne Yusuf’un ne de Kaymakamın haberi vardır.

Yine böyle Şahinde’nin gezmeye gittiği sırada Yusuf, evde ayrılırken Muazzez’e neden annesi ile gitmediğini sorar. Ondan “canım istemedi ama belki bir gün canım isteyecek “cevabını alır. Yolda bu cevabı kafasına takar. Cevabı öğrenmek için eve geri döner. Fakat Muazzez’i evde bulamaz. Kübra ile annesinden Şahinde ile birlikte Hilmi Beyler’e gittiğini öğrenir. Kübra’nın yalvarmalarına rağmen Hilmi Beyler’e gitmekten geri kalmaz. Bunun üzerine Kübra ile annesi evi terk ederler.

Yusuf Hilmi Beyler’e giderken arabacıdan bir araba kiralar. Evin bahçesinde Muazzez ile Meliha’nın bahçede üzüm yediklerini görür. Kadınlar ise evdedirler. Yavaşça Muazzez’e çağırır onunla birlikte yola koyulur. Meliha, Muazzez geri gelmeyince durumu Şahinde’ye haber verir. Şahinde de kocasına bir şey olduğunu sanarak evin yolunu tutar. Fakat evde kimseyi bulamaz. Bir komşunun uyarmasıyla Kübra ile annesinin pencere önüne bıraktığı anahtarla içeri girer. Akşama doğru kaymakam eve gelir. Olanları karısından öğrenince candarmaya haber verir.

Yusuf ile Muazzez, Kozak civarındaki tahtacı köyünde barınmaktadırlar. Yusuf, onları barındıran kişiden arabayı sahibine teslim etmesini ve kaymakama durumu haber vermesini ister. Bunun üzerine köylü arabayı teslim etmek ve kaymakama haber vermek için yola çıkar. Yolda arabasını tanıyan arabacının bağırmasıyla candarma köylüyü yakalar. Köylü niyetini anlatarak arabacıya arabasını teslim edip, borcu öder. Kaymakama da Yusuf ile Muazzez’in nikahlandığını söyler. Kaymakamın ısrarlarına dayanamayan köylü onu Yusuf ile Muazzez’in yanına götürür. Salahattin Bey, onları Edremit’e geri getirir, ardından bir düğün yapar. Kızının Yusuf ile evlenmesinden memnundur. Şahinde ise bu durumu bir felaket olarak görmektedir. Evde kızı ve damadıyla mecbur olmadıkça konuşmaz.

Yusuf halâ boş ve işsiz gezmektedir. Bundan dolayı da son derece huzursuzdur. Salahattin Bey, damadını kendi yanına kaymakamlığa tahrirat kâtibi olarak tayin ettirir. Odasında bulunan iki yaşlı adam Hasip Efendi ve Nuri Efendi ona bu konuda yardımcı olurlar. Zaten fazla iş yoktur. Akşama kadar masa başında oturarak vakit geçirirler. Yusuf ilk başlarda bu boşluktan rahatsız olsa bile zamanla alışır. Yusuf’un memur olduğu haftası seferberlik ilan edilir, harp vardır. Annesi babası öldürülürken eşkıyalarla mücadelesi sonucu şahadet parmağının yanında derin bir yara izi olması sebebiyle silâh altına alınmaz.

Şahinde bir akşam rahatsızlanan komşusunun yanına gider. O sırada Salahattin Bey’de rahatsızlanır. Yusuf’da doktor çağırmak için dışarı çıkar. Muazzez evde babasıyla tek başına kalır. Elinden bir şey gelmez. Salahattin Bey ölür. Onun ölümüne ailesi kadar kasaba halkı da çok üzülür. Artık Yusuf hayatta tek başına ayakta durmaya mecburdur.

Kasabaya İzzet Bey isminde genç bir kaymakam tayin edilir. Eğlenceye düşkün biridir. Kısa sürede Şakir Beyler’le ahbaplık kurar. Bir müddet sonra kâtiplik işini Yusuf’a göre olmadığını elindeki yarayı bahane ederek onu süvari tahsildarı yapar. Kâtiplikten aldığı maaşıda verir. Yusuf’a karşı İzzet Bey’den kötü bir tavır bekledikleri halde kimse bu durumda bir fenalık görmez. Karısı Yusuf çalışmaya gidince yalnız kalacaktır. Fakat başka bir çözüm yolu yoktur. Evi geçindirmek için mecburen yeni kaymakama boyun eğmek ve çalışmak zorundadır. İşe başladıktan sonra bazen on gün bile evine uğramadığı olur. Zamanını çoğunlukla köylerde geçirir. Evde eskisi kadar bolluk yoktur. Bu durum Şahinde’nin canını sıkmaktadır. Kızıyla hemen hemen hiç konuşmaz.

Evde ikinci planda kalmaktan dolayı memnun değildir. Yusuf’a ve kızına karşı tavır takınır. Bir süre sonra Muazzez ile annesi aralarında anlaşma yaparlar. Annesinin Yusuf’a iyi davranması karşılığında onunla eski alışkanlıkları olan gezmelere gitmeyi kabul eder. Hilmi Beyler bile sık sık gidilen yerler arasına girer. İlk başlarda kadınlar arasında olan ziyaretlere zamanla erkekler de katılır. Hilmi Bey ve Şakir, Şahinde tarafından bazı akşamlar akşam yemeklerine davet edilirler. Birlikte geç vakitlere kadar eğlenirler. İlk günlerde Muazzez biraz şaşkındır fakat zamanla bu duruma alışır. Artık evlerindeki yiyecek içecek sıkıntısı da azalmıştır. Bunun karşılığında Şahinde artık (bilgi yelpazesi.net) Yusuf’a karşı daha iyi davranmaktadır. Muazzez ise Yusuf’u imkansızlık içinde bırakmadığından dolayı yaptıklarının kötü olmadığını düşünür. Zamanla yapılan ziyaretlerde rakıda görülmeye başlar. Daha önce alkole alışık olmayan Muazzez ısrarlarla rakıya da alışır. Yusuf evde görülen değişikliklere rağmen ilk başlarda durumu kavrayamaz.

Bir akşam Şakir Beyler Şahindeler’e yanlarında yeni kaymakam İzzet Bey’i de götürürler. O da daimi misafirler arasına girer. İçkiler içilir. İzzet Bey, içkinin verdiği sarhoşlukla yine sarhoş olan Muazzez ‘e sarkıntılık eder. Bunun üzerine Muazzez ortamdan ayrılıp odasına yatmaya gider. Bu tür olaylara artık sık sık rastlamaya başlar. Bir müddet sonra Muazzez’in kollarında bilezikler görülür. Yusuf bunların farkına varır; ona annesinin eskiden kalmış bilezikleri olduğunu söyler. Yine buna benzer bi rçok yalan ard arda gelir. Muazzez çıkmaza doğru sürüklenmektedir. Bunu kendisi de farkındadır. Onu Yusuf’tan başka kimsenin kurtaramayacağını bilir fakat ona gerçekleri söyleme cesaretini kendinde bulamaz.

Edremit’e yayılan dedikodulara rağmen Yusuf olanların farkına varmaz. Alemlere Şakir’in annesi ailesinin itibarını düşündüğü için katılmamaya başlar. Şakir bu durumdan çok memnundur. Yusuf’tan yediği yumruğun acısını çıkarmıştır. Şahinde yaptıklarından asla pişmanlık duymaz. Çünkü ona göre yaptıkları kızının rahatı içindir. Yaşananların mesuliyetini Yusuf ile ölen kocasına atar.

Yusuf evlerindeki eğlencenin ertesi günü eve gelir. Karısını odasında uyurken fena bir şekilde görür. Muazzez’in yüzü gözü solgun, Kendinden geçmiş haldedir. Bir takım şeylerin farkına varır fakat şüphelendiğini Muazzez’e belli etmez; çünkü onu suçsuz görür. Evde fena olaylar varsa bunun Şahinde’nin suçu olduğunu düşünür. Hatta Şahinde’yi Muazzez’i yoldan çıkarmaması için tehdit bile eder. Evdeki bollluğun kaynağını sorar.

Şahinde’nin İzzet Bey’in kendilerine hükümetten yardım ettirdiğini söyleyince iyice şüphelenir. Bir hafta izin alarak işe gitmez evde bulunduğu müddet içinde Şahindeler’in Hilmi Beyler’le tekrar münasebete geçtiklerinin farkına varır. Sakin düşünerek çareler arar. Fakat bir türlü bulamaz. Adeta eli kolu bağlanmıştır. Şahinde’yi tehdit etmek bir işe yaramayacaktır. İşini terk ederek Muazzez’i alıp kimsenin bulamayacağı uzak yerlere gitmek ise imkansızdır.

İzni bitince istemeyerekte olsa tekrar iş başına döner. Köylere giderken gözü arkada kalmıştır. Sürekli Muazzez ‘i evde bıraktığı için pişmanlık duyar. Gittiği köyde biraz durduktan sonra dayanamayıp eve geri döner. O sırada evde yine eğlence vardır. Hilmi Bey, İzzet Bey, Şahinde, Muazzez, Şakir, Hacı Etem, Kadri Bey hep birlikte bir odadadırlar. Kadir Bey’in Muazzez’i öpmeye çalıştığını görür. Muazzez de buna karşı koymaya çalışmaktadır. Yusuf odayı bu şekilde görünce dayanamayıp elindeki meşin kırbaçla rastgele masa etrafındakilere vurmaya başlar. Kırbaç lambaya çarpınca ortalık kararır.

Şakir tabancası ile ateş etmeye başlayınca Yusuf bu sefer tabancasına sarılır. Yine rastgele ateş etmeye başlar. Odada artık sessizlik vardır. Bir müddet sonra Muazzez’in sesini duyar. Onu da yanına alarak arabasıyla bulundukları yerden uzaklaşır. Muazzez yolda yaralı olduğunu söyler. Atlar yorulunca bir yerde istirahate çekilirler. Hava aydınlanmaya başlayınca Yusuf yola çıkmak için Muazzez ‘i uyandırmaya çalışır. Fakat Muazzez ölmüştür. Yusuf kendi elleriyle kazdığı topraga onu gömer ve arabasıyla kötü günler geçirdiği kendisini yabancı hissettiği Edremit’e geri dönmeyip tek başına uzaklara doğru yol alır. Böylece roman ölümle başlayıp, yine ölümle sona ermiştir.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi : “Satranç” Stefan Zweig

Satranç, Stefan Zweig’ın bir nevi dünyaya vedası niteliğindedir. Ölmeden önce yazdığı son eser olan Satranç, farklı bir dünyanın kapılarını aralıyor bizlere.

Kitap, iki arkadaşın New York’tan Buenos Aires’e giden bir gemiye binmesiyle başlar. Gemide gazeteciler de vardır çünkü dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic de bir turnuva için Buenos Aires’e gitmektedir. Mirko Czentovic, küçük yaşlarda anlama, konuşma gibi birçok konuda zorluk çekmiş bir köylüdür aslında. Küçüklüğünde rahip olan babası ve arkadaşının her akşam oynadığı üç el satranç müsabakalarını düzenli olarak izleyerek satranç öğrenmiştir. Bir akşam babasının işi çıkıp da arkadaşıyla oynadığı satranç yarım kalınca, Mirko babasının yerine oyuna girerek o eli ve devamındaki iki eli daha kazanır. Babası buna çok şaşırır ve devamında şehirdeki satranç kulübüne giderek yeteneğini herkese gösterirler. Böylece büyük bir şöhrete ulaşan Mirko Czentovic, en sonunda da dünya şampiyonu olarak şöhretini zirveye ulaştırır. Fakat satranç oyunu bitip de masadan kalkınca, çevresindekilere küçüklüğündeki aptal bakışlarla bakmakta ve gazetecilere saçma ve anlaşılmaz yanıtlar vermektedir. Bu nedenle gazetecilerle veya çevresindeki insanlarla satranç dışında hiç konuşmamaktadır.

Gün geçtikçe gemideki yolcular arasında bir satranç şampiyonu olduğu duyulmaya başlar. Bunu duyan milyoner petrol zengini olan McConnor, Czentovic’e para karşılığı bir el satranç oynamayı teklif eder. Czentovic ise bu teklifi seve seve kabul eder. Fakat Czentovic’e karşı o sırada orada bulunan tüm satranç meraklıları birlikte oynayacaktır. Hamle sırası rakiplerine geldiğinde Czentovic salonun alt başındaki masaya gidip oturuyor, hamle sırası kendisine geldiğinde ise ayakta bir saniye bile duraksamadan hamlesini yapıyordur. Sonunda yalnızca kırk ikinci hamlede rakiplerini mat eder. Fakat yenilgiyi hazmedemeyen McConnor Czentovic’e bir el daha teklif eder. Yeniden yenilgiye doğru giderlerken beklenmedik biri çıkagelir. Yapacakları hamlenin yanlış olduğunu, eğer bu hamleyi yaparlarsa birkaç hamle sonra yenileceklerini söyleyerek doğru hamleyi yapmalarını sağlar. Bu her hamlede böylece devam eder ve sonunda Czentovic ile berabere kalırlar. Buna oldukça şaşırır ve sevinirler. McConnor adının Dr. B. Olduğunu öğrendikleri dostlarına bir el tek başına Czentovic ile oynamasını, parasını kendinin ödeyeceğini söyler. Fakat ne var ki Dr.B. oyun biter bitmez utangaç ve pişman bir hale bürünür. Bunun imkansız olduğunu, 25 yıldır hiç satranç oynamadığını söyleyerek oradan ayrılır. Dr. B. nin Czentovic’i yenmesini isteyen McConnor ve diğerleri aralarından birini Dr.B’yi ikna etmek üzere güverteye gönderirler. Dr.B’de bunu yapamayacağını söyler ve hikayesini anlatmaya başlar:

Seneler önce, babasıyla bir avukatlık bürosu işletirken, hükumetten gizli işler yaptığı gerekçesiyle tutuklanır. Fakat hapise atılmak yerine, içinde yalnızca bir koltuk, bir dolap, bir leğen ve küçük parmaklıklı bir pencere olan küçük ve alçak tavanlı bir odada tutulur. Başlarda bir sıkıntı yaşamasa da, zamanla saati ve zamanı bilemeyerek, yemeğini getirip götürmek dışında bir şey yapmayan ve kendisiyle tek kelime dahi konuşmayan bir gardiyanı görerek ve zamanını artık tüm ayrıntılarını ezberlediği pencereden görülen duvarı izleyerek tüm beyin fonksiyonlarını yitirmeye başlar. Zaman zaman sorguya götürülmektedir ve hiçbir iş görmediğinden gittikçe zayıflayan beyni ve düşünce gücü ile sorgu sırasında ağzından bir şey kaçırmamak için büyük bir çaba harcamaktadır.

Bir gün sorgu için beklediği odadaki askıda duran bir asker montunun içinde bir kitap görür ve onu çalar. Çok mutludur, zira geçen onca zamandan sonra ilk defa beynini çalıştıracak bir aktivitesi olmuştur. Hücresine geldiğinde kitabı açar ve onun bir satranç oyunları kitabı olduğunu görür. Başta hayal kırıklığına uğrasa da, sonraları ekmek içinden yaptığı taşları ve satranç tahtası olarak kullandığı kareli yatak örtüsü ile kitaptaki tüm oyunları oynamaya başlar. Zamanla tahta ve taşlara da ihtiyaç duymadan zihninde satranç oynamaya başlar. Fakat bir süre sonra bu bir saplantı halini almaya başlar. Tüm zamanını -uyku dahil- satranç oynayarak geçirmeye ve kendi kendisiyle oynamaya başlar. Lakin bu kez de kendi kendiyle oynarken yenildiğinde kendine kızmaya başlar. Oynarken gereğinden fazla heyecanlanmaktadır. Bir seferinde yine kendine karşı kaybedince sinir krizi geçirir ve eliyle camı kırarak elini keser. Sonra da hastaneye kaldırılır. Doktorun onun soyadını tanıması sebebiyle onu bir şekilde oradan çıkarır. Artık özgürdür, fakat bir daha satranç oynamamaya kararlıdır, ta ki gemideki karşılaşmaya dek.

Hikayenin sonunda, Czentovic ile bir el daha oynamayı kabul eder. Ertesi gün ilk elde Czentovic yenileceğini anlayınca pes eder ve Dr.B. bir el daha ister. Fakat yine gereğinden fazla heyecanlanmaya başlamıştır. En sonunda, sinir krizi tekrar nüksetmeye başlayınca kendine gelir ve oyunu bırakır. Masada, Czentovic’i satranç taşları ile baş başa bırakmıştır.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi : “Einstein Gibi Düşünmek” Scott Thorpe

Albert Einstein’in problem çözme tekniklerini gelin bu kitapta hep birlikte öğrenelim. Kitap sıra dışı fikir becerilerinin uygulama tekniklerini anlatan bir el kitabıdır.

Kurallara karşı gelmek, kuralları çiğnemek, doğru problemi bulmak, bizleri engelleyen kalıpların farkına vararak onları kırmak ve kısıtlamaları unutmak gerek problem çözümü için. Bunları uygulamak için alıştırmalar yapmamız gerekir.

Yaratıcılığımız, ihtiyacımız ölçüsünde artar.

*Problemin boyutlarını değiştirerek onu çözülebilir hale getirmek için ISO 9001 çalışmaları sırasında yararlandığımız “Böl-parçala-yönet” ilkesi ile hareket edelim.

*İyi fikirler yanında kötü fikirler üretmek için de kendimize izin verelim. 

*Zihnimizdeki kör noktaların, parametrelerin değişebilir olduğunun, böcek ve yabanarısı gibi hayvanların hareketlerinin farkına varabilelim.

*Kültürel eğilimlerin bize düşünsel olarak zarar verdiğini anlayıp, ona göre bir bakış açısı geliştirelim.

Bence bu kitabı okuyalım, tavsiye ediyorum. Farklı bakış açıları, farklı stratejiler… Kitabı bitirdiğinizde kendinizi farklı hissedeceksiniz…

Einstein gibi düşünmeniz dileğiyle…

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi : “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” Arthur Schopenhauer

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar by Arthur Schopenhauer

Felsefe ile biraz ilgilenen herkesin radarina ilk giren kitaplardandır belki de Schopenhauer’in “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar”’ı… Kitabın arka sözünde de tam olarak bu noktaya değiniliyor: Hiç kimse bu kitaba ilgisiz kalamaz: Ya Schopenhauer’in dünya görüşüne karşı çıkar ve böylece kendi görüşünü keskinleştirir ya da onda dünya üzerindeki varlığıyla daha kolay başa çıkabilmek adına gerçekten yardımcı olabilecek bilgiler bulabilir. Bu kitap, felsefeyle ilgilenenler için bir zorunluluk, düşünen, aydın insanın kütüphanesinde bulunması gereken bir eser.

Schopenhauer, tüm filozoflarda olduğu gibi; yaşamı, varoluş amacını ve dünyanın düzenini, insanların birbiri ve doğa ile ilişkilerini anlamak üzerine fazla kafa yormuş ancak keskin söylemleri ile sivrilmiş, nevi şahsına münhasır bir düşünür. Bu kitap tam olarak bir başucu eseri niteliğinde, bu ifademin başlıca sebepleri ise; hem insan psikolojisini oldukça içselleştirmesi ve sosyolojik çıkarımlarla okuyucuya geçirmesi, hem de mutlu, huzurlu ve özgüvenli bir yaşam sürmek için bir rehber olmasıdır.

Kitap düşünce yazısı olarak ele alınmış olmasına rağmen su gibi akıyor ve okudukça aydınlatıyor. Okurken bitmesin diye içten içe kaygılanırken bir taraftan da bir sonraki çıkarım ne, nasıl bir yaklaşım da bulunacak diye bir türlü elden düşürülemiyor.

Bu eser 6 bölümden oluşuyor; bu bölümlerde, kişinin olduğu şey hakkından başlayıp, sahip oldukları ve temsil ettikleri üzerine çıkarımlar net bir şekilde vurgulanıyor. Daha sonra bazı öğütler verdiği bir bölümle karşılıyor ve adeta o ana kadar okunanların genel çıkarımı olarak konuları birbiriyle bağlıyor. En sonda da insan yaşının önemini, yaşın getirdiği güzellikler ve tecrübenin katkısını vurgulayarak kitaba son veriyor.

O kadar anlamlı sorgulamalar var ki kitap içinde; insanın manevi zenginliğini farkedip bu güzelliklerle farkındalığını arttırmaya teşvik ediyor. Yalnız olmanın bir zenginlik olduğunu dile getirirken, hayatın akışından da geri kalamamak gerektiğini vurguluyor. Hareket etmenin önemini öyle güzel dile getiriyor ki adeta sokağa çıkıp koşmak istiyorsunuz. Bu zıtlıklar içinde yol gösteriyor işte, bu yüzden de okuyucuyu esir alıyor Schopenhauer.

Bu kitap üzerine saatlerce konuşulabilir, herkesin çıkarımı da farklı olabilir çünkü kitap çok yönlü ve herkese kendinden bir şeyler bulmaya yönlendiriyor. Bu konu ile ilgili de bir çıkarımda bulunuyor zaten kitap içinde, aynı işi farklı iki kişi aynı şekilde yaptığında çıktılar farklı olur diyor, yani özgünlükten her insanın kendine ait olanı kattığını vurguluyor ve devam ediyor; her ayakkabı her ayağa uymaz…

Beni rahatsız eden tek nokta yer yer kadınlara yönelik aşağılayıcı örnekler vermesi ve düşüncelerini erkek egemen bir dille yazıya dökmesiydi, bu da sanırım annesi ile olan kötü ilişkisinden dolayı kadınlara bakış açısı konusunda bize büyük bir ipucu veriyor.

Bende özellikle yer eden, bazı bölümlerden bazı alıntıları buraya bırakıp, spoiler vermenin yanında bu kitabı okuyan ya da okumak isteyen herkeste bir ışık yakmak isterim.

“Sağlık tüm dünyevi zenginlikler karşısında öylesine ağır basar ki, sağlıklı bir dilenci herhalde hasta bir kraldan daha mutludur.”

“Ruhsuz biri sürekli cemiyetten, gösteriden, yolculuktan ve şenlikten diğerine koştuğu halde can sıkıntısından kurtulamaz; oysa iç dünyası zengin insan tamamen yalnızken, kendi düşünce ve hayalleri ile mükemmel bir eğlence bulur.”

“Kalp karmaşık ikili kasılma ve genişlemeleriyle yorulmaksızın, şiddetle çarpar, 28 atışıyla toplam kan kütlesini büyük ve küçük dolaşımda dolaştırır; akciğer bir buhar makinesi gibi aralıksız çalışır; bağırsaklar sürekli solucan gibi kıvrılırlar; tüm bezler emer salgılarlar; beyin bile her kalp atışında ve her solukta ikili hareket eder. Sayısız insanın tamamen oturmaya dayalı yaşam biçiminde olduğu gibi, dıştan hareket hemen hemen hiç yoksa, dış dinginlikle iç karmaşa arasında göze çarpan, zararlı bir dengesizlik ortaya çıkar. Çünkü süregelen iç hareket bile dış hareketle biraz dengelenmek ister; ağaçların bile büyümek için rüzgarla hareket etmeye ihtiyacı vardır.”

“Bir insan sahip olmayı asla aklına getirmediği zenginliklerin yokluğunu hiç hissetmez; aksine onlar olmadan da bütünüyle hoşnuttur; ancak onun yüz katı kadar fazlasına sahip olan bir başkası istediği bir şeyi elde edemediğinde kendini mutsuz hisseder.”

“Asıl olan hayranlığın kendisi olsaydı, hayranlık duyulan buna değer olmazdı.”

“Ün ve gençlik bir ölümlüye aynı anda çok fazla gelir.”

“Bir insan kendinde ne çok şeye sahipse başkalarına o kadar az gerek duyar.”

“Herkesin sosyalliği kendi entellektüel değeri ile ters orantılıdır.”

“Yalnızlığın bir çok avantajının yanında küçük de olsa dezavantajları ve sıkıntıları vardır. Mesela; bedenimiz sürekli evde oturmaktan dış etkilere karşı öyle hassaslaşır ki en küçük bir hava akımı bile onu hasta edebilir; bu nedenle sürekli inzivada ve yalnız yaşamak bizi hassas yapar, böylece en önemsiz olaylar, sözcükler, hatta sadece yüz ifadeleri bile bizi huzursuz eder, incitir ya da kendimizi yaralanmış hissederiz; oysa kargaşa içinde yaşayan biri bu tür şeylere dikkat etmez.”

“Her gün, küçük bir yaşamdır, her uyanış ve yataktan kalkış, küçük bir doğumdur, her taze sabah küçük bir gençlik, her yatağa gidiş ve uyuma küçük bir ölümdür.”

“Dünyayla başa çıkabilmek için beraberimizde büyük bir dikkat ve hoşgörü yedeği bulundurmakta fayda vardır: Birincisiyle zararlardan ve kayıplardan, ikincisiyle tartışma ve kavgadan korunuruz.”

“İnsanlar, bağışlandıklarında terbiyesizleşen çocuklara benzer, bu yüzden onlara fazla yumuşak ve sevecen davranmamak gerekir.”

“Akıl, düşündüklerimizle konuştuklarımız arasında geniş bir uçurumun açık tutulmasını emreder.”

“Gençlikte izleme, yaşlılıkta düşünme egemendir: Bu nedenle ilki şiir sanatının, diğeri ise daha çok felsefenin zamanıdır.”

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi: “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” Grigory PETROV

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Okunmasını Tavsiye Ettiği Kitap

Beyaz Zambaklar Ülkesinde Hakkında ve  Özeti  

Eser, Rus yazar Grigory Petrov tarafından 1923  yılında basılmıştır. Eser Grigory Petrov’un çeşitli aralıklarla çıktığı Finlandiya seyahatlerindeki notlarında oluşmaktadır.

Eser, bir bataklıktan ülkeye dönüşen Finlandiya’nın,  sömürü ve esaretten kurtularak 1800’lerin son döneminde Finlandiya halkının içinde bulunduğu durumu, cehaletten kurtulmak için başta Johan Vilhelm Snellman olmak üzere ülkedeki bir avuç Fin aydının verdiği olağanüstü mücadeleyi anlatmaktadır.

Eser, zaman zaman Finlandiya’ya gidip gelen Rusya’nın en tanınmış papazlarından biri olan Grigory Petrov’un (1866, Rusya – 1925, Pari) gözünden Finlandiya’nın ekonomi, sağlık, kültür, bilim, spor, eğitim gibi birçok alanda eski ve yeni Finlandiya’nın değişim ve gelişimi öncesi sonrasını somut örneklerle ortaya koyarak anlattığı bir eserdir.

Aykırı fikirleri nedeni ile Rusya’daki görevinden ayrılan ve kiliseden kovulan Papaz Grigory Petrov papazlığı bıraktıktan sonra kendisini yazarlığa vermiş, ayrıca gazeteci ve bir hatip olarak da ününü devam ettirmiştir. Bolşevik Devrimi’nde Rusya’dan da kaçmak zorunda kalan yazar,  zaman zaman gidip geldiği Finlandiya hakkında tuttuğu notları bir kitap haline de getirmiştir. Kitap yazarın bu notlarından oluşmaktadır.

Eser toplumsal dayanışmayı Snellman adlı Finli bir aydının asker, öğretmen, mühendis demeden tüm halkı harekete geçirmesini  ve bugünkü Fin ülkesinin, kültürü, sanayisi ve eğitimiyle nasıl kurulduğunu anlatmaktaki başarısı ile dikkat çekmektedir.

Kitap, ilk defa 1923’te Saraybosna’da basılmış,  kısa sürede birçok dile çevrilmiş; özellikle Yugoslavya Krallığı’nda, Bulgaristan’da ve Türkiye’de yazarın en çok beğenilen eseri olmuştur.

Kitap, Osmanlı-Türk kadın hareketinin öncülerinden Şükufe Nihal Hanım’a Finlandiya’yı gezmesi ve “Finlandiya” (1935) adlı kitabını yayımlaması için ilham vermiştir.

M. Kemal Atatürk’ün  de okuduğu önemsediği ve önerdiği bu kitap azmin önemine inanmayanları ikna edebilecek kuvvette yazılmış bir kitaptır.

“Bu kitap tüm yoksulluğa, imkânsızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak biçimde gözler önüne sermektedir.” (Kitap tanıtım yazısı)

KONUSU

Eser Finlandiya’nın tarihini ve  Fin Kültürü’nün  gelişimini  irdeleyen bir  kitaptır.  Eserde Bir zamanlar bataklıklar diyarı olan Finlandiya’nın bataklıktan “Beyaz Zambaklar Ülkesine” dönüştüren kültürel ve sosyal aşamaların  öyküsü irdelenmiştir.

“Finler uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine ulaşmışlardır.”

ESERDEN TADIMLIKLAR

 “Eğer halka güvenmeyip de Rusya’da olduğu gibi biletçi veya kontrolcü kullanmak isterseniz, kontrolcuları da kontrol etmek gerekir. Biz kontrolcüye değil, halkımıza inanırız, insana inanırız” (Sayfa 22)

“Her millet iktidar mekanizmasının başına ya kudretli ya da önemsiz kişileri geçirir. Bunlardan birinin işbaşına gelmesi milletin ahlaki seviyesi ve yaşantısına bağlıdır.” (Sayfa 35)

“Eğitim almış olanların tümü milli düşünceyi geliştirmeye, milli ruhu uyandırmaya, milli iradeyi güçlendirmeye mecburdurlar.” (Sayfa 41)

ESERİN BÖLÜMLERİ VE ÖZETLERİ

1- Tarihten İbret almak

Yıllar önce Moskova devlet tiyatrosunun duvarlarında, büyük çatlaklar meydana geldiğini farkına varmışlar. Binanın yıkılması ve çevresine zarar verme tehlikesi ortaya çıkmış. Mühendisler bu çatlakların sebebini araştırmış bina inşa edilirken, zemin sağlam olmadığından, tahta  kazıklar çakılmış kalın taş duvarları bu kazıkların üzerine örmüşler. Çatlakları gören mühendisler tehlikeye karşı ne yapmaları gerektiğini düşünmeye başlamışlar.

Kazıkların yerini granit taşları yerleştirmişler böylece devlet tiyatrosunu eski binası sağlam temeller üzerinde durmaya  başlamış. Memleketlerde sarsıntılara ve yıkıntılara meydan vermeden, halkın yönetimi daha çok bilgi ve düşünce isteyen daha adaletli yollara başvuruluyormuş. Eski devlet yaşama gücünü kaybetmiştir.

Devlet yıkılmaya mahkûm olmuştur. İdareciler  iyi kötü kahraman ve zalim ne olursa  olsunlar onlar kendi devletlerinin birer aynasıdır diye düşünmektedir.

2- Kahramanlar ve Millet

Carlyle kahramanlar ve tarihte kahramanlıklar eserlerini ve  kültürünü anlatır. Kahramanlar mı milleti yönlendirir yoksa kalabalıklar mı sorusuna cevap aramaktadır.  Carlyle milletleri Napolyon, Sezar gibi kahramanların elinde şekillendiğini düşünürken Lev Tolstoy ise tamamen bunun aksine iddia etmektedir.  Carlyle’a göre millet kahraman olmadan bir saman yığını gibidir. Tolstoy ise tarihi bireylerin yönlendirdiğini, kalabalıkların içindeki küçük adamların kahramanı ve tarihi oluşturduğunu söyler

Bir millete hareket gücü ortaya çıkıp yürüyünce, millet kendiliğinden harekete geçiyor diye düşünmektedir.

3- Suomi’nin Tarihi

Bu bölümde 3,5 milyonluk Finlandiya’dan bahsedilir. Finler kendilerine Bataklık arazi anlamına gelen Suomi demektedir.  Ülke yoksuldur. İsveç ve Rusya bu ülkeyi işgal etmiş,  Finliler nihayetinde Rusları tercih etmiş,  Rus egemenliği altında, eski efendileri İsveçlilerle birlikte kültürlerini yaşatmaya çalışmışlardır.

4- Yükseliş Önderi Snellman

ohan Wilhelm Snellman (2 Mayıs 1806- 4 Temmuz 1881)  Snellman dönemin büyük bir bilim adamı, derin bir filozofu ve ünlü bir siyasetçisidir. Snellman da papazlara seslenmiştir.

“Bütün Suomi’yi büyük bir aile kabul ediniz. Bütün ülkeye de o gözle bakınız. Unutmayınız ki, en yoksul kömürcü, kantarcı, hizmetçi ve dul kadın, bütün bir Fin milleti, sizin kardeşleriniz, hemşerileriniz ve yurttaşlarınızdır. Bunları eğitmek ve uygarlıkta daha kadim olan milletlerin arasına sokmak sizin görevinizdir. Unutmayınız ki, halkın cehaleti, kabalığı, alkol düşkünlüğü, hastalıklı oluşu, sefaleti, kötü ahlâklı oluşu, bütün bunların hepsi sizin kendi utancınız ve suçunuzdur!”

Halkın dini düşüncesinin zayıflaması bir kilise sorunu değildir. Devlet içinde tehlikelidir  diye düşünmektedir. Snellman  şunları düşünmekte ve dile getirmektedir. 

“Bazı devlet adamları, İsveçlidir. Görev saatlerinde kahve, sigara, içer arkadaşlarıyla sohbet ederken  toplantı var diye halka açıklama yapar. Vatandaşlarda memuru bekleyemez  evlerine gider.”

5- Eğitimci Memurlar

İsveç  egemenliğinde  en kötü memurların Finlandiya’ya gönderildiğini ilişkileri yozlaştığı anlatılır. Memurlar halkı eğitmeli, kendilerini yetiştiren topluma ahlaklı davranmalıdır.

“Bu memurlar kendilerine müracaat edenleri bekletir,  halka bağırıp çağırırdı. Halk saatlerce bekledikten sonra işini yaptıramadan dağılırdı” der.

Kanunsuzluğun en büyük öğreticisi kimlerdir, bilir misiniz? diye sorar ve yanıtlar:

“Memurların ta kendisidir. Yasayı uygulamakla yükümlü olanlardır. Halka, yasalara itaat etmenin yollarını ve çarelerini memur öğretir”

Böyle memurlar yerine Finlandiyalı öğretmenleri yetiştirmeye başlamışlar.

6- Halk Okulu: Kışla

Fin ordusu millileşmeye başlamıştır.  İsveçliler zamanında askerlerin çoğu Finli iken, rütbeliler erlerin yiyecek ve yakacaklarını az verir askerlere kötü davranırlardı.   En ağır küfürlerin edilmesi sıradan olay iken  bir süre sonra her şey tamamlanmaya  değişmeye başlamıştır.

“Yeni dönemin kışlası, başka bir kışla olacaktır!” diyerek ant içmişlerdir.

“Biz kışlayı bir halk okuluna dönüştüreceğiz. Hatta bir üniversite haline getireceğiz. Öyle ki, her bir asker, kışlada yaşadığı günleri yaşamı boyunca sevgi ve övgüyle ansın.”

Erler her gün kışlada  banyo yapmaya mecbur tutulmuş. Herkes ayakkabılarını temizlemeye başlamış, çevre temizliğine dikkat edilmiş, artık küfür edilmez hale gelmiştir. Ülkenin her tarafından aileler yaramaz çocuklarına: askerlik zamanın gelse de askere gitsen de kışla seni adam etse demeye başlamıştır.

7- Futbol

Finlandiya’da da futbol popüler olur. Bir süre sonra futbol salgını başlamış. Futboldan zevk alanları bir ibadet şekline sokulmuştur. Snellman futbol şenliğinde halka konuşma yapmaya başlar. Fin gençliğinin sporla uğraştığını seviniyorum demiş. Bunun üzerine aileler yeni yetişen nesle uygun terbiye vermeye başlamış.

Anneler babalarda çocukların yaramazlığını ahlaksızlığını şikayet ederlermiş. Snellman da, “anneler işlerini yapar babalarda kahvehanelerde iskambil oynarken çocuklarla ilgilenmeyip, haydi bir kenarda kendi başınıza oynayın derlerdi. Bu şartlar altında büyüyen çocuk kötü yetişmesi şaşırmamalıdır” demiştir.

Ancak yazar Petrov “güçlü bacakların değil, kafaların” ihtiyacına vurgu yapar. Herkül gibi, vücudu büyük ancak kafası küçük birer heykel değil; Sokrates gibi beyni kafasının içine sığmayacak bilginler olmalarını öğütler.

8- Anne-Baba Ve Çocuklar

Çocukların eğitiminde ailenin önemine dikkat çekilir. Anneler ve babalar çocuklarına öğütledikleri şeyleri önce kendileri yapmalıdır. Ailesi tarafından eğitim verilmemiş çocukları sürülmemiş tarlalara benzetir. Her çocukta potansiyel vardır yalnız eğitim onu ortaya çıkarabilir.

9- Halk Üniversitesi

Üniversite profesörlerinin çiftçi, avukat, zanaatkâr gibi toplumun çeşitli kesimlerinden insanlarına konferanslar vermesi anlatılır. Üniversitenin halka inmesi sayesinde toplumun çocuklarındaki potansiyel ortaya çıkacaktır. Üniversiteye gelen bilgiye aç vatandaşlar, profesörlerin güdüleyici konuşmalarını dinleyerek toplum eğitiminin içinde yer alabilecektir.

10- Jarvinen’nin Söylevi

Reçel kralı Jarvinen olarak anılan bir kişinin konuşması işlenir. Bu kişi işsiz bir gariban iken işini iyi yapıp azimle çalıştığı için reçel fabrikaları kurmuş, reçel kralı olarak adlandırılmıştır. Bütün Finlandiya bu kişiyi tanımaktadır. Jarvinen de yoksul olduğu zamanları anlatarak Finlandiya’da birçok Jarvinen olduğunu, yalnızca onlara bilgiyi sunmak, imkan tanımak gerektiğini söyler.

11- Haydut Karokep

Jarvinen öğretmenlere hitap eder. Azılı bir suçlu olan çocukluk arkadaşı Karokep’i hatırlatır. “Beyler! 25 yıl önce, bütün Finlandiya’yı dehşet ve heyecana bırakan Johan Karoken’i hatırlıyor musunuz. Karokep bir hırsız ve hayduttur. Polislere meydan okuyarak hırsızlık yapar adam öldürürdü. Karokep kurşunlardan biriyle ağır bir şekilde yaralandı öldü. Arkadaşları cesedini sakladı herkes böyle düşünüyordu. Beyler! Karokep sağ! Geçen sene italyada onu gördü onu tanıyamadım ama o beni, tanıdı Karokep bir gün papazın yanına gitmiş papaz efendiyi arıyorum demiş papa ne yapacaksın diye sorduğunda dini bir iş için geldim kendisini görmek istiyorum papaz kapıyı açtı kapının önünde durup beni tanıdın mı? Diye sordu. Karokep papaz son zamanlarda hafızam zayıfladı papaz buyurun içeri girin dedi. Papaz bir şey alır mısın dediğinde Karokep şarap getir dedi Karokep ağlamaya başladı. Beni affedin niyetim sizi öldürmek için buraya gelmiştim dediğinde Karokep papazı: oğlum sen tanrıyı kendin gibi sanarak onunla uğraşmaya kalkışmışsın tanrı senin gibi canilere benzemez dedi papaz  ve Karokep bundan sonra namuslu,  çalışıp para kazanmaya baktı.

12- Jarvinen, Okunen Ve Gulbe Nasıl Kral Oldular

Daha sonra Robinson, Jarvinen, Okunen ve Gulbe’nin başarı öyküleri anlatılır.

Ey Fin kardeşler, milletimizi oluşturan 2 milyon Fin Robenson denen çocuktan daha güçsüz, daha iradesiz, daha akılsız mıdır? Hayata ve insanlara karşı görevinizin neden ibaret olduğunu düşününüz. …

13- Köylüler, İşçiler Ve İmalatçılar

Kalabalık halk kitlelerinin kültürden yoksun bırakılması herkesin felaketi demektir. Tarih kitapları zengin kesimin mücadelelerini anlatır. Hâlbuki halkın çoğunluğu hem işleri yapmakta, hem de hiç bahsedilmemektedir. Onların kültürsüz oluşu da toplumun tüm kesimlerinin çöküşü ile sonuçlanır.

Ormandaki ağaçlar nasıl bahçedeki gibi canlı bir ağaçsa, halkın her ferdi de yüksek tabakaya mensup insanlar gibi bir insandır. Onlar da yaratılırken eşit ve akıllı yaratılmışlardır. Snellman, bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve öğretimini hayatının en önemli görevi saymıştır.

14- Satılmış Yazar

Snellman bir gün Avrupa yolculuğunda yaşadığı olaylarda ahlatırdı. Berlin’de bir Avusturyalı yazarla tanışmış bu yazar ırk yönünden asil bir Slav olduğu halde Almanca yazarmış Slavlara akıllı ve sert alman terbiyesi gerekliymiş yazar parlak bir eğitim görmüş bu yazar sadece zevk ve eğlenceye düşkünmüş. Yazar ahlak duygusunu hemen hemen kaybetmiş. Güzellik ve doğruluk arayanların aklına şaşarmış. Kendini suçlayanlara ben güzel yazıyorum Almanlarda iyi para veriyor dedi. Ertesi gün Snellmana  bir mektup gelmiş: yazar kendisine siz benim ruhumu tersine çevirdiniz. Artık benim hayata tahammülün kalmadı yaşadıklarından artık nefret ediyorum demiş. Snellman mektubun kimden geldiğini tanıyamamış. Son ayda çıkan viyana gazetelerine meşhur yazar kaza sonucu  ruhunu teslim etmiş, haberini alınca mektubun kimde geldiğinde haberi varmış. Snellman bu duruma çok üzülmüş.

15- Kendini Halkın Sağlığına Adayan Doktor

Snellman bir konuşmasında halka: halk için yüreği sızlayan ve okuma yazma bilen herkes kitap okumalıdır. Körlerin gözünü açar ruhunu tamamen körleşmemiş kimseye utancından kızartır. Diyormuş.  Köylüler hep aynı elbiseyle çalışır, yemek yer ve yatarmış. Seneler geçer banyo yüzü görmezlermiş. Üstleri başları bit pire doluymuş. Köylüler sıkıntı çeker genellikle üşütür verem olurmuş. Tuvaletlerin yakınında sular mikropluymuş. Tifonun arkası kesilmezmiş. Halk doktora gittiğinde halk: bu iğneleri niçin yapıyorsunuz? Çocukları tedavi etmeyin de ölsünler aç insanların sayısı azalmış olur demiş. Doktora kızarak doktor şehide oturanlara, basın mensupları, politikacılara, bilim ve sanat adamlarına çağrıda bulunuyormuş ve onlara beyler ne zaman kadar saklambaç oyununa devam edeceksiniz? Millet için, vatan için, medeniyet için, ne yapıyorsunuz?

Henüz vakit varken halkı  ve ülkeyi kurtarın! Halkın arasına girip onları tedavi edin. Çocukları okutup terbiye edin, doktor bunu söyleyince: herkes parti kavgalarını bireysel entrikalarını bir tarafa bırakarak milletin sağlık korunmasıyla ilgilenmeye başladı köylülerin evlerine doktorlar tek tek muayene etmeye başlamışlar. Verem kurbanları azaldı bronşitler nezleler öksürükler ortadan kalktı. Ülkede çalışanlar arttı. Daha çok kazanmaya başladığı için iyi besleniyorlardı. Bir gün geldi sağlık seferberliğini uyandıran doktor öldü. Halkın sağlığını koruyan doktorun ölümü büyük bir üzüntü uyandırdı. Köy delikanlılardan biri bir tabutun yanına gelip şu sözleri söyledi. Millet senin heykelini dikmek istiyor fakat senin en güzel heykelin bizleriz. Bizler hep yeni millet hayatını ürünüyüz. Milleti sağlığı için çalışıp didinen büyük kahramanın adı sonsuzluğa kadar övülsün. Demiştir.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi: “Hata Neredeydi? (What Went Wrong?)” Prof. Bernard Lewis

İslam tarihi ve Ortadoğu uzmanı Prof. Bernard Lewis’in The New York Times tarafından en çok satan olarak ilan edilen “Hata Neredeydi? (What Went Wrong?)”, batı ile doğu veya Hıristiyan dünyası ile İslam alemi arasındaki mücadeleyi irdeleyen bir başyapıt olma özelliğine sahip.

“İslam, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren açık, güçlü, yaratıcı bir uygarlık oluşturdu ve bu anlamda ortaçağ karanlığındaki Avrupa’dan (ya da Hıristiyan aleminden) çok daha etkin bir kişilik sergiledi… Onlara karşı, her alanda, zafer üstüne zafer kazandı… Ancak, sonra, tarihin bir kıvrımında ne olduysa, her şey tersine döndü.”

Prof. Bernard Lewis, kitabında bu denklemi, yalnız tarihteki olaylarla kısıtlı kalarak değil, toplumların dini ve kültürel yapılarından da yola çıkarak, en ince ayrıntısına kadar inceliyor.

İslam, bir dinden öte, devletleşmiş siyasi kimliği ile güçler meydanında yerini almasından itibaren, sınırları ötesindeki her oluşumu “İnananlar / İnanmayanlar” mantığı içinde değerlendirir, oralarda olup bitenlere kayıtsız kalır… Ne Afrika, ne de Çin ve Hint coğrafyası ilgisini çekmez. Hele hele Hıristiyan dünyası ile ilgili fikirler o günkü şartlara uygun olarak o kadar olumsuzdur ki: Haçlıların püskürtülmesi, İslam’ın İspanyadaki altın çağı, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu ile Bizans’ın erimesi süreci, İstanbul’un fethi, Rus steplerinin kontrol altına alınması gibi tarihin mihenk taşlarına imza atan böylesi aydınlık bir gücün, ortaçağın karanlığında kaybolmuş bir uygarlığa ne gibi bir gereksinimi olabilirdi?

İşte bu ana fikir tarih boyunca siyaseten İslam adına hareket edenlerin görüşlerine yön vermiş, gelişen şartları doğru şekilde analiz etme yeteneklerine adeta ipotek koymuştur.

Tarih kitaplarımız İstanbul’un fethinin “Yeni Çağ” olarak adlandırılan dönemi başlattığını, Avrupa’da görülen Rönesans’ın bu tarihten sonra ivme kazandığını söyler. Ancak bu böyle olsa bile, Rönesans ve Reform hareketlerinin Avrupa’da estirdiği rüzgârın doğuda algılanamadığını söylemek çok abartılı olmaz.

Dengenin Avrupalılar lehine bozulması öncelikle savaş alanında alınan sonuçlarla kendini hissettirmeye başlar. İslam’ın batı ülkeleri ile aynı sınırı paylaşan lideri Osmanlı İmparatorluğu, Fatih ile başlayan ve Kanuni ile son bulan dönemde askeri alanda birçok başarı kazanır, ele geçirdiği ülkeleri bir şekilde şemsiyesi altına almayı bilir. Ancak Viyana Kuşatmaları sonucu imza altına alınan Karlofça ve Pasarofça Anlaşmaları ile Osmanlılar ilk kez kendilerinden daha güçlü bir düşman tarafından yenildiklerini kabul ederler.

Bu anlaşmalar halife padişahın batılı hükümdarları, yine, ilk kez denk olarak kabul ettiği ve diplomasi dilinin kullanıldığı bir dizi uzun görüşme sonucu imzalanır. Ancak, Osmanlı’nın bu barış sürecini yönetme becerisi yoktur ve Avusturya’ya karşı yürütülen görüşmelerde İngiltere ve Hollanda’dan yardım istenmesi ancak ulemanın onayı ile olur. Böylece ilk kez ticaretin dışında devlet ile ilgili bir iş için “mümin olmayanlardan” destek alınır.

Lewis, bu aşamada İslam toplumlarının kendilerini sorgulamaya başladıklarını bazı alıntılar yaparak ifade ediyor. Kimi Ortadoğu toplumlarında “Bunu bize kim yaptı?” yollu sorular sorulmasına rağmen, Osmanlı idaresinin soruyu daha değişik bir şekilde formüle ettiğini belirtiyor: “Yanlış yaptığımız nedir?”…

Bu soru, kitabın başlığı ve ana fikri haline geliyor. Hemen ardından “Doğru yaptıkları ne?” ve “Onları nasıl yakalarız?” şeklinde bir soru dizisi ile dolaylı bir şekilde de olsa, bir itiraf “Gâvurlardan öğreneceğimiz çok şey var…” şeklinde ortaya konuyor.

1789 yılında, Fransız İhtilalı ile aynı dönemde, tahta çıkan III. Selim bu arayışı bir politika olarak benimser… Ancak açmazlar vardır…

“Batı, Müslümanlar için doğunun Hıristiyanlar için olduğundan çok daha gizemliydi” diye not düşüyor Lewis… Avrupa’ya seyahat şöyle dursun, batı dillerinin öğrenilmesine, konuşulmasına, birkaç bilimsel kitabın tercümesi dışında yayınların takibine, temsilciliklerin tahsis edilerek ilişkilerin geliştirilmesine gereksinim duyulmamıştı… O zaman “Batılının gücünü ne arttırdı?” sorusuna nasıl yanıt bulunacaktı? Yoksa bazı muhafazakârların o dönemden günümüze iddia ettikleri gibi köklere dönme miydi çare olan?

Lewis burada şu mantığın anlaşılması gerektiğini belirtiyor: İslam en son ortaya çıkan din olarak diğerlerine göre daha modern bir yapıya sahip. Dolayısı ile kendinden eski bir yapıdan alacağı yenilikler yok. Bu aşamada, politikalara yön verenler olsun, İslam bilginleri olsun bazı noktaları ıskalamaktadırlar Lewis’e göre…

Felsefe bunlardan biri. Gerçi İslam’ın çok derin bir din felsefesi vardır. Ancak Fransız Devrimi ile gelişen modern düşüncelerin sonucu oluşan yeni siyaset anlayışı devlet organizasyonu, bürokratik kadroların oluşması, beşeri ilişkilerden ziyade liyakata dayanan yönetim mekanizmalarının kurgulanması, İslam ülkelerinde bugün dahi olması gereken düzeyin bir hayli altında…

“Biraz daha ilerlemek gerekirse, Batı iyi yönetimi zulme karşı yaratılan özgürlükle ölçtü. Doğu ise özgürlüğü bir hukuk olarak gördü, bunu bir siyasi terim olarak algılamadı.

Esir olmayan özgürdür mantığı içinde doğu, Avrupa’da gelişen sosyal adaleti takip edememiştir” diyor Lewis!

İkinci konu ise ekonomik. Avrupa’nın imrenilen başarısı ve zenginliği sanayi devriminin iyi okunmasından ileri geliyor. Sağlam ekonomik yapı üretimde doğru yapılanmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Ancak bunun da takip edilemediği bugün dahi gözleniyor… Şöyle ki, zengin Ortadoğu ülkelerinin petrol dışı ihracat rakamları Dünya Bankası verilerine göre küçücük Finlandiya’dan bile daha az…

Osmanlı’ya dönersek, Abdülmecit döneminde Tanzimat Fermanı ile bu kez daha ciddi şekilde yinelenen batıya yönelme arzusunun temelinde çağı yakalamak kaygısı vardır. Yine de bu yolculuğun II. Abdülhamit döneminde sekteye uğradığını unutmamak gerek…

Bundan da öte Lewis toplumsal ve kültürel farklılıkların belirleyici olduğunun da altını çiziyor. İslam, eşitlik getiren ve her tür ayırımı ret eden bir dindir. İlk çıktığı dönemlerde, İran’daki feodal yapıyı, Hindistan’daki kast sistemini veya Avrupa’daki aristokrasiyi dikkate alırsak, bu tespit doğrudur. Bu anlamda zaten çok yeni bir geçmişe dek İslam Batı’dan daha ileri düzeyde oldu.

Ancak İslam’ın din hukukunda Tanrı’ya inanmayanlara, esirlere ve kadınlara de facto ayırımcılık var. Toplumda özgür olan mümin erkek çok büyük bir fırsat eşitliğinden yararlanır. Köle azat edilirse, Tanrı tanımaz tövbekâr olur Hak yoluna girerse aynı fırsatlardan yararlanır… Ancak burada kadın için işler çok kolay değildir.

Bir de zımmi teba olarak kabul edilen gayrimüslimlerin durumu vardır. Bu aşamada ayrışma şahsi olmaktan çok sosyal yapıdadır. Osmanlı’da görülen eğilim İslam’ın toplumun mihenk taşı konumunu devam ettirmektir. Özellikle XIX. yüzyıldan itibaren gelişen milliyetçilik akımlarına paralel olarak artan özgürlük talepleri “siyasi” özgürlükten söz eder ve Osmanlı yöneticilerinin bunu algılaması çok kolay olmamıştır. Bundan öte “eşit vatandaşlık” talebi Avrupa ülkeleri tarafından da İstanbul Hükümeti’ne her fırsatta hatırlatılan bir olgudur.

Lewis bu aşamada, gayrimüslim nüfusun emansipasyonu (azat etme) sürecine destek veren Avrupa ülkelerinin kadın haklarına sahip çıkmadıklarını ve muhtemelen bunu İslam ülkelerindeki sosyal yapının dengesini bozmamak adına yaptıklarını söyler.

Kitabın laiklikle ilgili bölümü ise, bugün özellikle Türkiye’de yaşananların köklerine ışık tutması açısından çok önemli tespitlerde bulunuyor. Her bir satırı ayrı bir bilgi ve görüş kırıntısı ile bezenmiş ilgili bölümü burada konu yapmak yer darlığından dolayı haksızlık olur.

Ancak buna rağmen Prof. Lewis’in bir iki tespitini aktarmadan geçmek de olanaksız…

  • Kilise, Hıristiyanlıkta kurumsal bir yapısı olan ve siyasi erki sık sık etkileyen bir güçtür. Oysa ne Yahudilik’teki sinagogun, ne de İslam’daki caminin benzer bir etkisi vardır… Dolayısıyla, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde basite indirgenerek ifade edilen laiklik, temelde Hıristiyan toplumlarının doğru çalışması için gerekli bir araçtır ve İslam’da buna ihtiyaç yoktur…
  • Hz. Muhammed dini, askeri ve siyasi kimliği olan bir lider olarak tarihteki yerini almıştır. Mirasını devam ettiren halifeler de benzer kimlikle İslam adına tasarruflarda bulunmuşlardır, İslam’ın siyasallaşması sürecinde dini kaynaklı bu erk bir olmazsa olmaz haline gelmiştir. Dolayısı ile İslam toplumlarının da laikliğe gereksinimi vardır.

“Hata Neredeydi?”, mimariden modaya, müzikten madeni para ve pula dek uzanan bir dizi yenilikle (özellikle Osmanlı’nın) nasıl başa çıktığını detaylı anlatıyor… Lewis, bir tarihçide olan bilimsellikle, kimseyi yargılamadan geldiği noktada, Fatih Sultan Mehmet gibi bir dehayı, Kanuni Sultan Süleyman gibi bir devlet adamını çıkaranların neden yenilikleri takipte bu denli tereddüt ettiklerini, neden pozitif şekilde davranamadıklarını sorguluyor… Cevaplar ise toplumun temelindeki yapı taşlarında gizli…

Kitaptan bir alıntı ile son noktayı koyalım.

İnsanlık tarihinin her döneminde modernite veya bunu ifade eden bazı terimler olmuştur. Bunlar yayılmacı ve baskıcı uygarlıkların normları ve yöntemleri olarak benimsenmişlerdir. Ancak batı uygarlığı tüm evreni kucaklayan ilk ve tek uygarlıktır. Modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün her alanda uyguladığı batılılaşma ve yüzünü döndüğü batılı standartları günümüzün modern yaşantısını tanımlar…”

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi: “Pazarlama 4.0 Gelenekten Dijitale Geçiş” Philip Kotler

Pazarlama 4.0 Gelenekten Dijitale Geçiş Philip Kotler

Pazarlama 3.0’da, ürün merkezli pazarlamadan (Pazarlama 1.0) tüketici merkezli pazarlamaya (Pazarlama 2.0) ve son olarak da insan merkezli pazarlamaya doğru yaşanan büyük değişimi anlatan yazarlar, aynı kitapta müşterilerin akılları, kalpleri ve ruhları ile tam birer insana dönüşümlerini ele almışlardı. Dolayısıyla pazarlamanın geleceğinin insani değerleri kucaklayan ve yansıtan ürünler, hizmetler ve şirket kültürleri oluşturmada yattığını savunuyorlardı.

Paylaşım ekonomisi, şimdi ekonomisi, omnichannel bütünleşmesi, içerik pazarlaması, sosyal müşteri ilişkileri vb. trendlerin yaşandığı bu geçiş döneminde ise yeni bir pazarlama yaklaşımı uygulamak gerektiğinden hareketle, Pazarlama 3.0’ın doğal sonucu olarak Pazarlama 4.0’ı kaleme almışlar. Yazarlar kitabın birinci kısmında içinde yaşadığımız dünyayla ilgili gözlemlerinin sonuçlarını, ikinci kısımda pazarlama uzmanlarının, müşterilerin dijital çağda izlediği yolları anlayarak verimliliği nasıl artırabileceklerini, üçüncü kısımda Pazarlama 4.0’ın temel taktiklerini ayrıntılarıyla ele alıyorlar.

Kitabın en önemli öncülü şudur: Pazarlama, dijital ekonomide müşterinin değişen yollarına uyum sağlamalıdır. Pazarlama uzmanlarının rolü, müşterilere, farkındalık konumundan yola çıkıp en sonunda savunuculuk konumuna gelecekleri yere kadar sürecek olan yolculuklarında rehberlik etmektir. 

Pazarlama 4.0, temel olarak, insan merkezli pazarlamanın müşterinin yolculuğunu kuşatmak için derinleşmesini ve genişlemesini tanımlamaktadır.

1- Güç, Bağlantılı Müşterilerin Eline Geçiyor: Pazarlama uzmanlarının daha yatay, daha kuşatıcı ve daha sosyal bir iş ortamını kucaklamaları gerekiyor. Pazar daha kuşatıcı bir hale geliyor. Sosyal medya, coğrafi ve demografik engelleri ortadan kaldırarak insanların bağlantı ve iletişim kurmalarına ve şirketlerin işbirliği içinde inovasyon yapmalarına olanak sağlıyor. Müşteriler daha yatay bir yönelime sahip hale geliyor, markaların pazarlama iletişimine gittikçe daha da ihtiyatlı yaklaşıyor ve bunun yerine f-faktörüne güveniyor. Son olarak, müşterilerin satın alma süreci, önceden olduğundan daha sosyal hale geliyor. Müşteriler karar verirken sosyal çevrelerine daha fazla dikkat ediyor. Hem internetteki hem de gerçek yaşamdaki tavsiye ve değerlendirmelere önem veriyorlar.

2- Bağlantılı Müşterilere Pazarlama Yapmanın Çelişkileri: Pazarın değişen manzarası, pazarlama uzmanlarının üstesinden gelmesini gerektiren bir dizi çelişki yaratıyor. Bunlardan biri online ve offline etkileşim. Her ikisinin bir arada var olması, birbirini tamamlaması ve ortak amaçlarının, daha üstün bir müşteri deneyimi sunmak olması gerekiyor. Ayrıca bir de bilgilenmiş ve kafası karışmış müşteri çelişkisi var. Bağlanabilirlik, bilgi bolluğu ile müşterilere güç katıyor olsa bile, müşteriler çoğu zaman kendi kişisel tercihlerinin önüne geçecek şekilde başkalarının görüşlerine aşırı bağımlı bir hale de geliyor. Son olarak, bağlanabilirlikle birlikte, markalar için olumlu savunucular kazanma konusunda büyük fırsatlar ortaya çıkıyor. Yine de markaların olumsuz savunucuları üzerlerine çekme olasılıkları da var. Bu her zaman kötü bir durum olmayabilir çünkü olumsuz savunuculuk çoğu zaman olumlu savunuculuğu etkin hale getirir.

3- Etkili Dijital Altkültürler: Gençler, kadınlar ve netandaşlar (internet vatandaşları), genellikle ayrı birer müşteri segmenti olarak şirketler tarafından uzun zamandır etraflıca araştırılmaktadır. Özellikle dijital çağın en etkili segmentleri olarak, bu grupların kolektif gücü yine de tam olarak araştırılmış değildir. Gençler yeni ürün ve hizmetleri erken benimseyen bir gruptur. Ayrıca trend belirleyici etkileri vardır ama izledikleri trendler açısından parçalı bir gruptur. Ve son olarak, oyun değiştirici işlevleri vardır. Bilgi toplayıcı ve bütünsel müşteriler olan kadınlar aynı zamanda ev halkının fiili yöneticileri, CFO’ları, satın alma müdürleri ve varlık yöneticileridir. Netandaşlar ise yoğun bir şekilde birbirleriyle bağlantı kurdukları, sohbet ettikleri ve iletişim kurdukları için sosyal bağlayıcılardır. Ayrıca etkili marka misyonerleri oldukları kadar online dünyaya içerik katkısı da sağlarlar. Gençler, kadınlar ve netandaşlar hep birlikte dijital ekonomide pazarlamanın anahtarını ellerinde tutmaktadır.

4- Dijital Ekonomide Pazarlama 4.0: Pazarlama 4.0, şirketler ile müşteriler arasındaki online ve offline etkileşimi birleştiren, marka geliştirmede stil ile özü harmanlayan ve en sonunda müşteri katılımını artırmak için makineden makineye bağlantıyı insandan insana bir dokunuşla tamamlayan bir pazarlama yaklaşımıdır. Pazarlama uzmanlarının, pazarlamanın kilit kavramlarını yeniden tanımlayan dijital ekonomiye geçişine yardımcı olur. Pazarlama 4.0’da dijital pazarlama ve geleneksel pazarlamanın bir arada var olması gerekir ve nihai amaç, müşterilerin savunuculuğunu kazanmaktır.

5- Yeni Müşteri Yolu: Dijital ekonomide, müşteri yolu beş A olarak (farkındalık, çekicilik, sorma, eylem ve savunma şeklinde) yeniden tanımlanmalıdır. Pazarlama 4.0 kavramının nihai amacı müşterileri farkındalık aşamasından savunuculuk aşamasına taşımaktır. Pazarlama uzmanları, bunu yapmak için üç ana etki kaynağından yararlanmalıdır; kendi etkisi, başkalarının etkisi ve dış etki. Bu, O bölgesi (O3) dediğimiz yararlı bir araçtır ve pazarlama uzmanlarının pazarlama çabalarını en uygun hale getirmelerine yardımcı olabilir.

6- Pazarlama Verimliliği Ölçüm Birimleri: Beş A’nın müşteri yoluyla uyumlu yeni bir dizi ölçüm birimi sunduk. Satın alma eylemi oranı (PAR) ve marka savunuculuğu oranı (BAR) adlı bu ölçüm birimleri, pazarlama uzmanlarının müşterileri farkındalık aşamasından eylem aşamasına ve en sonunda da savunuculuk aşamasına geçirmede ne kadar etkili olduklarını daha iyi ölçebilecektir. PAR ve Bar, temel olarak, pazarlama uzmanlarına, uyguladıkları pazarlama etkinliklerinin verimliliğini ölçme olanağı vermektedir.

7- Sektör Arketipleri ve En İyi Uygulamalar: Genel beş A çerçevesini analiz ederek ve farklı aşamalardaki dönüştürme oranlarını değerlendirerek çeşitli sektörler için dört büyük model belirledik: “kapı topuzu”, “kırmızı balık”, “trompet” ve “huni” modelleri. Çeşitli sektör türleri bu modellerden herhangi birine dahil olabilirler. Bu modellerin her birinin kendine özgü müşteri davranış biçimleri ve farklı zorlukları vardır. Ayrıca BAR istatistiklerine bağlı olarak dört farklı sektör grubu daha belirledik. Bu grupların her biri birtakım pazarlama uygulamalarının en iyi örneklerini temsil etmektedir. Örneğin marka yönetimi, kanal yönetimi, hizmet yönetimi ve satış yönetimi gibi.

8- Marka Çekiciliği İçin İnsan Merkezli Pazarlama: Markalar insan merkezli çağda müşterileri kendilerine çekebilmek için gün geçtikçe, daha fazla insani özellik benimsiyor. Bu, sosyal dinleme, netnografya (internete odaklanan etnografya) ve empatiye dayalı araştırmalar aracılığıyla müşterilerin gizli kaygı ve arzularının ortaya çıkarılmasını gerektiriyor. Pazarlama uzmanları, bu kaygı ve arzulara etkili bir şekilde hitap edebilmek için markalarının insani yönlerini geliştirmek zorunda. Markaların fiziksel olarak çekici, düşünsel olarak etkileyici, sosyal olarak bağlayıcı ve duygusal olarak cezbedici olmaları ve aynı zamanda güçlü bir cana yakınlık ve ahlak da sergilemeleri gerekiyor.

9- Marka Hakkında Merak Uyandırmak İçin İçerik Pazarlaması: Gittikçe daha fazla pazarlama uzmanı reklamdan içerik pazarlamasına geçiş yapıyor. Düşünce yapısında bir değişim şart. Pazarlamada, değer önerisi mesajları vermek yerine müşteriler için yararlı ve değerli içerikler dağıtılmalı. Pazarlamacılar içerik pazarlaması geliştirirken çoğu zaman içerik üretimi ve içerik dağıtımına odaklanıyor. Bununla birlikte, iyi bir içerik pazarlaması, üretim öncesi ve dağıtım sonrasında uygun etkinlikler gerektirir. Bu yüzden pazarlama uzmanlarının müşterilerle sohbet başlatmak için içerik pazarlamasında uyması gereken sekiz ana adım vardır.

10- Marka Yükümlülüğü İçin Omnichannel Pazarlama: Müşteriler bir kanaldan diğerine atlayıp pürüzsüz ve tutarlı bir deneyim beklentisi içinde olurlar. Pazarlama uzmanları bu yeni gerçekliğe hitap edebilmek için online ve offline kanalları bütünleştirerek satın almaya giden yol boyunca müşterileri teşvik etmeye çalışıyorlar. Pazarlamacılar aynı zamanda bu iki dünyanın en iyi yönlerini (online kanalların çabukluğunu ve offline kanalların içtenliğini) birleştirmeyi de hedeflemeli. Bunu etkili bir şekilde yapabilmek için gerçekten önem taşıyan temas noktaları ve kanallar üzerine odaklanmalı ve şirketteki çalışanların omnichannel pazarlama stratejisini desteklemelerini sağlamalı.

11- Markaya Duygusal Yakınlık Sağlamak İçin Katılım Pazarlaması: Pazarlama uzmanları müşterileri satın alma aşamasından savunuculuk aşamasına ulaştırmak için bir dizi müşteri katılımını sağlama taktiği uygulamak zorundadır. Dijital çağda katılımı artırdığı kanıtlanmış üç yaygın teknik vardır. İlk olarak, pazarlamacılar dijital müşteri deneyimini zenginleştirmek için mobil uygulamaları kullanabilirler. İkinci olarak, müşterilerin sosyal medyadaki sohbetlere katılımını artırmak ve çözümler sunmak için sosyal MİY’i kullanabilirler. Ve son olarak, arzulanan müşteri davranışlarını teşvik etmek için oyunlaştırma tekniğini kullanabilirler.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi: “Görünmeyeni Satmak” Harry Beckwith


Onları göremezsiniz – peki onları nasıl satarsınız?

Hizmet satışı ile ilgili sorun da budur.

Bu zorluğu, bundan ondört yıl önce, bir hizmetle ilgili ilk reklamımı yazmaya çalışırken fark ettim. Bir ürün değildi. O nedenle hizmeti, virajlı yollarda ilerlerken çizemezdim. Ya da Cindy Crawford’un üstünde veya pahalı porselenlerle sunulurken… Hizmeti, hiç bir şey yaparken çizemezdim, çünkü hizmetler görünmezdir; hizmetler, birilerinin bir şey yapacakları ile ilgili verilen sözlerdir. Bunu nasıl satarsınız?

Çoğu insan, “pazarlama” sözcüğünü, satış ve reklamcılıkla bir tutacaktır. Bu yaklaşıma göre pazarlama, elinizdeki şeyi alıp, müşterinin boğazından aşağıya dökmektir. “Daha iyi pazarlama yapmalıyız” ifadesi, reklamlar, halkla ilişkiler ve e-posta kampanyalarıyla “Sesimizi dışarıya duyurmalıyız” demektir.

Ne yazık ki, “dışarı” ifadesi, şirketlerin dikkatini “içeriden” dağıtır ve hizmet pazarlamasının ilk kuralı, dikkatlerden kaçar: Hizmet pazarlamasının esası, hizmetin kendisidir.

Size daha iyi bir hizmet sunarsanız, bütün dünya kapınızda birikecektir demiyorum. Bir çok iyi hizmet, kötü pazarlama yüzünden başarılı olamamıştır. Ama, dışarıda duyulmanın da tek başına yeterli olduğunu söylemiyorum. Bir hizmet şirketini yok etmenin en etkili yolu, dışarıda sesini duyurarak, insanları sorunlu bir hizmete çekmektir.

Hizmet kalitesi gittikçe kötüleşmektedir. Telefonda dakikalarca beklemeye alınmanız, banka işlemlerindeki yavaşlık, söz verip de gelmeyen tamirciler, hep bu kötü hizmetin sık karşılaştığımız örnekleridir. Hizmet kalitesi o kadar düşmüştür ki, kimse hizmetinizle ilgili şikayette bulunmuyorsa, kendinizi iyi hissetmeyin. Çoğu kimse, şikayet etmekten, epey zaman önce vazgeçmiş bulunuyor.

Peki hizmet sektörü neden bu kadar kötüleşti?

Bunun ana nedeni, şirketlerin çalışan sayısı, verilen eğitimler ve ücretler gibi konularda maliyet tasarrufuna gitmeleridir. Karlılıklarını arttırmak amacıyla şirketler – ta ki bir müşterin olay çıkarana kadar – tüm maliyetlerini kısmaktadırlar. Oysa şirketlerin anlaması gereken şey, memnun müşterinin daha fazla para harcayacağıdır.

O nedenle, reklam kampanyanızı başlatmadan önce, hizmet kalitenizi düzeltin.

Lake Wobegon Etkisi: Kendinizi Kendi Gözünüzde Büyütmek

Bizler, olduğumuzdan daha iyi olduğumuzu düşünürüz.

Araştırmacılar, öğrencilere sorduklarında, yüzde altmışından aldıkları cevap, diğerleriyle iyi geçinme konusunda, kendilerini en üst yüzde onluk dilim içinde gördükleri şeklindeydi.

Üniversite profesörlerinin yüzde doksan dördü, ortalama bir meslektaşından daha iyi iş çıkardığını söylemektedir. Çoğu erkek, yakışıklı olduğunu düşünür.

Üstünlük illüzyonumuz o kadar yaygındır ki, psikologlar bu duruma bir isim bile vermişlerdir. Garrison Kellor’un ünlü radyo programında yer alan hayali kasabanın adından esinlenerek, bu duruma, Lake Wobegon Sendromu diyorlar. Lake Wobegon kasabasında, bütün kadınlar güçlüdür, bütün erkekler yakışıklıdır ve bütün çocuklar ortalamanın üstündedir.

Bir insan olarak, şirketinizdeki herkes, Lake Wobegon etkisi altındadır. Unutmayın ki, siz de olduğunuzdan daha iyi olduğunuzu düşünmektesiniz ve verdiğiniz hizmetin de olduğundan daha iyi olduğuna inanıyorsunuz…

Üstelik, hizmet sektörünün genel performansı o kadar düşük ki, siz ortalamanın üstünde olsanız dahi, kötü bir hizmet veriyor olabilirsiniz.

Hizmetinizin kötü olduğunu varsayın. Bunun bir zararı olmaz, sadece sizi onu sürekli geliştirmeye teşvik eder.

Standartlarınızı Müşterileriniz Belirlesin

Bir çok hizmet işinde, kaliteyi müşteriler değil de, sektör tanımlar. Örnek olarak, reklamcılık ve mimarlığı düşünebilirsiniz.

Reklamcılıkta, çoğu yaratıcı kişi “Bu cidden de iyi bir reklam” dediğinde, söyledikleri şey o reklamın, müşterinin işini geliştirmesine destek olacağı değildir. İfade etmek istedikleri, reklamın görselinin ve başlığının havalı olduğudur.

Bir çok mimar, içinde yaşayan ya da çalışan insanlar için, inanılmaz kullanışsız olan binalar tasarlarlar. Yine de mimarlar bu binalara, muhteşem eserler diyebilirler. Bunun nedeni, standartları kendilerinin belirlemesidir.

Sizin standartlarınızı kim belirliyor? Sektörünüz mü, egonuz mu yoksa müşterileriniz mi?

Reklam Yazımında Asid Testi

Bir reklamcı olarak rahatlıkla şunu ifade edebilirim: Reklamı hazırlamakta gerçekten zorlanıyorsanız, büyük ihtimalle o ürün kusurludur. Siz de hizmetiniz için müşterilerinize vaat edeceğiniz şeyi bulmakta zorlanıyorsanız, hizmetinizin düzeltilmeye gereksinimi var demektir.

Hizmetinizle ilgili bir reklam yazın. Ama yayınlamayın. Bir hafta sonra, bu reklamın yeterince güçlü olmadığını düşünüyorsanız, reklam üzerinde çalışmayı bırakıp, hizmetiniz üzerinde çalışmaya başlayın.

Pazarlama Planının İlk Kuralı

Farklı bir uyarı almadıkları takdirde, bir hizmetin pazarlamasından sorumlu kişiler, işe pazarlamayla ilgili son bıraktıkları yerden başlayacaklardır.

Herkes, şirketinin doğru işte olduğunu düşünür. Doğru şekilde organize olduğunu ve gerektiği gibi kadrolaştığına inanır. Ufak tefek geliştirmeler haricinde, her şey olması gerektiği gibidir.

Ve herkesin pazarlama ile ilgili o yılki odağı, “Bunu nasıl satarız?” şeklindedir.

Bunun yerine, herkes sıfır noktasından başlamalıdır. Sormaları gereken sorular : “Bu hala geçerli midir?” ve “Sunduğumuz şey, dünyanın istediği şey midir?” olmalıdır.

Yeni pazarlara hizmet vermemize olanak tanıyacak şekilde, yetkinlik ve becerilerimizi geliştirdik mi? Yeni yetkinlik ve beceriler edinmeli miyiz? Ya da, faaliyet alanımızı daraltıp uzmanlık gerektiren hizmetlere mi odaklanmalıyız?

Hangi soruyu sorarsanız sorun, pazarlama planlamasının ilk kuralını izlemeniz gerekir:

Her zaman sıfır noktasından başlayın.

En İyi Arkadaşlarınız dahi Size Söylemeyecektir

Dün, değerli bir hizmet sunan bir kişi beni telefonla aradı ve bana pazarlama dersi vermeye kalktı. Planındaki her öğenin, pazarlama karışımının bir parçası olduğunu tam üç kez tekrar etti. Duyduğum en kötü satış konuşmalarından birini yaptı.

Ben kolay alınan bir kişi olabilirim ama, müşterilerimin hiç bir zaman onun hizmetine gereksinim duymayacaklarını ümit ettim. Üstelik, gerçekten de değerli bir hizmet sunuyordu.

O satışçı bana satış yapamamaktan daha fazlasını gerçekleştirdi. Bana satış yapmakla ilgili gelecekteki tüm şansını da yitirdi.

Satış konuşmasının, ne kadar kötü olduğunu ona söyledim mi? Hayır, söylemedim. Hem konuşmayı uzatmaya değmezdi, hem de onu kırmak istemedim.

Peki, bir sonraki müşteri adayına ne anlatacak? Aynı şeyleri…

İnsanlar size neyi yanlış yaptığınızı söylemezler.

Müşteri adaylarınız da söylemeyecek.

Müşterileriniz de söylemeyecek.

Bazen, eşiniz dahi söylemeyecek.

O zaman hizmetinizi geliştirmek için ne yapmanız gerekiyor?

Sorun…

Ama Arkanızdan Konuşurlar

Geçenlerde bir müşterimle yaptığım konuşma, beni çok şaşırttı. Ona, “Bir hizmeti pazarlamaya başlamanın ilk adımı, hizmeti düzgün biçimde verebilmektir. O nedenle, bunu yapıp yapmadığınızı öğrenin. Müşterilerinize sorun.” dedim.

Verdiği cevaba hazırlık değildim:

“Bunu yapmak istemiyorum. Ne düşündüklerini öğrenmekten korkuyorum” dedi.

Aslında müşterilerinin ne düşündüklerini duymak istememesi, iyi bir şeydi çünkü anketleri onun göndermesini istemiyordum. Anketleri, bağımsız bir kuruluşun göndermesini tercih ediyordum.

Yaşamla ilgili basit bir prensip, müşteri araştırmaları için de geçerlidir:

En iyi arkadaşlarınız dahi yüzünüze söylemezler ama, arkanızdan konuşurlar.

Müşterilerinizin, arkanızdan konuşmasını sağlayın ve ne dediklerini öğrenin. Doldurdukları anketleri, üçüncü bir tarafa göndermelerini isteyin. İsterlerse isimlerini boş bırakabilirler ya da isimlerinin açıklanmayacağı garantisi verilebilir. Bu durumda, müşterileriniz çok daha samimi yanıtlar vereceklerdir.

Neden Araştırma?

Müşterileriniz bunu takdir edeceklerdir. Sizin hizmetinizi geliştirmeye çalıştığınızı göreceklerdir. Son zamanlarda yapılan araştırmalardan birinde, bir müşteri şöyle demişti: “Bu araştırma, bu şirketi neden kullanıyor olduğumun iyi bir örneğidir. Her zaman bana daha iyi hizmet verecek yolları araştırıyorlar.”

Müşterilerinizin sizi farklı açılardan değerlendirmelerini isteyebilir, daha sonra ise yüksek puanlarınızı, pazarlama malzemenizde yayınlayabilirsiniz. Bu, hizmet kalitenizle ilgili söylemlerinize saygınlık kazandırır.

Araştırmalar, müşteri ile temasta kalmanıza yardımcı olur.

Hatalarınızdan öğrenmenize olanak sağlar.

Olası sorunlu alanları ve sorun yaşayan müşterileri fark etmenizi kolaylaştırır.

Nerede hata yaptığınızı merak etmekten kurtarır.

Araştırmalar size, müşterilerinizin sizden gerçekte ne almakta olduklarını gösterir.

Araştırın, araştırın, araştırın…

“Hizmetimiz ya da Şirketimizle ilgili neyi sevmiyorsunuz?”

Bunu sormayın.

Birinden, sizin şirketinizi seçmekle kötü bir seçim yaptığı konusunda itirafta bulunmasını istiyorsunuz. İnsanlar bunu yapmazlar. İnsanlar zeki görünmeyi severler.

Hiç bir zaman “Neyi beğenmiyorsunuz?” diye sormayın.

Odak Grupları İşe Yaramıyor

Tipik bir konuşma:

“Bazı bilgilere ihtiyacımız var.”

“Tamam, o zaman bir focus grup (odak grubu) çalışması yapalım”

Focus gruplarla çalışmanın çekiciliği vardır. Anket çalışması yapmaktansa, odak grup çalışmaları, daha kolay ve anlamlı gelmektedir.

Ancak, gruplara değil de, bireylere satış yapmaktasınız. Focus gruplar, size daha ziyade pazar dinamikleri hakkında bilgi verir. Odak grup çalışmaları esnasında, baskın tipler konuşmayı ele geçirerek diğerlerini ikna etmeye çalışırlar. Akıllı ancak sessiz tipler ise, sakin bir şekilde oturarak zamanın dolmasını beklerler. İnsanların görüşleri ve bakış açıları, diğerlerinden etkilenir ve değişebilir.

Bireylere satıyorsanız, bireylerle görüşün…

Pazarlama Bir Departman Değildir

Kurumsal satış yapan bir şirketin güçlü satış danışmanları, ödüllü bir satış yöneticisi ve bir de problemi vardı:

Şirket, satış ve pazarlamanın, yalnızca satışçı ve pazarlamacıların işi olduğunu düşünüyordu.

Oysa ki, şirketimizdeki herkes, şirketin pazarlamasından sorumludur.

Yapılan her hatanın bir maliyeti vardır.

Japon firmalarının yarısından fazlası, bir pazarlama departmanı kurmakla uğraşmazlar, çünkü onlar, şirkette çalışan herkesin, pazarlamanın bir parçası olduğuna inanırlar.

Pazarlama bir departman değildir. O, sizin işinizdir.

Kitaptan İnciler…

  • Pazarlamacılar giderek karmaşıklaşan dünyamızda basitlikten daha etkili bir şey olmadığının farkına varıyorlar.
  • Hizmet pazarlamacılığının özü hizmetin kendisidir.
  • Hizmetiniz için, hedef kitleniz için cazip bir vaadi olan makul bir reklam yazamıyorsanız, o zaman sunduğunuz hizmeti düzeltmeniz gerekiyor demektir.
  • Pazarlama bir departman değildir. İşin kendisidir.
  • Pazarlamanızı düşünürken yalnız işi düşünmeyin. Becerilerinizi de düşünün.
  • “Müşteriyi” memnun etmeden önce, içindeki insanı anlayın ve memnun edin.
  • Hizmet pazarlaması büyük ölçüde bir popülerlik yarışmasıdır.
  • Müşterilerin çoğu bir hizmet firmasını seçerken onun referanslarını, ürününü ya da sektördeki pazar payını satın almaz. Onlar, tıpkı yaşamımız boyunca olmaya devam ettiğimiz liseliler gibi, kişilik satın alırlar.
  • Hizmet işi ilişkidir. İlişkide duyguya bağlıdır. İyi ilişkilerde duygu iyidir, kötü ilişkilerde ise kötü.
  • Profesyonel olun ama daha da önemlisi; cana yakın olsun.
  • Ne yapacaksanız şimdi yapın. İş dünyasının ölüm ilan sayfaları beklemeyi seçen planlamacılarla dolu.
  • “Olgulara” güvenmeyin. Planlamaya kesin bir bilim olarak yaklaşmayın. Planlama kesin olmayan bir sanattır.
  • Başarısız olmaya başlayın ki, başarıya yaklaşabilesiniz.
  • Eğer olası bir müşterinin yalnızca mantığına hitap derseniz, boşa hitap etmişsiniz demektir.
  • Hizmetinizi en kaliteli düzeye yükseltin, ama onu n az riskli hale de getirin.
  • Bir müşteri için yapabileceğiniz en iyi şey onun korkusunu ortadan kaldırmaktır.
  • İnsanlar aldıkları kararları kendilerine haklı gösterme gereği hissederler.  Bu yüzden de, kararlarını dayandırabilecekleri farklılık ararlar.
  • Seslendirdiğiniz kesimi genişletmek istiyorsanız, konumunuzu daraltın.
  • Her hizmet farklıdır. Bu farklılıkları saptamak, ortaya koymak ve yenilerini yaratmak başarılı bir pazarlamanın merkezinde yer alır.
  • Birçok kişiye birden birçok şey vermek kimse için, işkolunun en yenilikçi ve en kayda değer şirketi için bile, mümkün değildir.
  • Marka, paradır.
  • Markanızı oluşturmak için milyonlar gerekmez. Hayal gücü gerekir.
  • İyi bir misyon bildirimi bugünü değil geleceği tarif eder; müşteriler ise şu anda sizin kim olduğunuzu öğrenmek ister. Bir misyon bildirimi yazın, ama sizde kalsın.
  • Her şeyden önce mutluluk satın.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi: “Prens” Niccolo Machiavelli

Haftanın Kitabı (1).png

 

 

Niccolo Machiavelli (Makyavel) ve Prens Kitabı

Principe (Prens), Floransalı yazar Niccolo Machiavelli tarafından yazılmış politika hakkında bilimsel bir incelemedir. Asıl adı “De Principatibus” (Prenslikler Hakkında) olup 1513 yılında yazılmasına rağmen 1532’ye kadar, yani Machiavelli’nin ölümünden 5 yıl sonrasına kadar basılamamıştır. Yaşadığı süre boyunca yayımlanmamasına rağmen Machiavelli’in en bilinen eseri sayılır ve daha sonra ortaya atılan “Makyavelist düşünce” teriminin temelini oluşturur.

 

Prens’in Özeti

Prens’te anlatılan görüşler okuyana uç noktalarda gelebilir, fakat eserin Floransa’da süren kargaşa sırasında yazılmasından dolayı Makyavel ancak mutlak güç sahibi kararlı bir yöneticinin bütün sorunları aşabileceğini düşünür.

Prens’te dile getirilen görüşler genellikle bir hükümdarın saltanatını ayakta nasıl tutabileceği ve hükümdarlığını nasıl daha da güçlendirebileceği üzerinedir. Makyavel’e göre ahlaki ilkeler her özel durumun ihtiyaçlarına tamamen teslim olmalıdır. Bu yüzden, Prens gücünü koruyabilmek için gerekirse her şeyi yapmaktan çekinmemelidir. Makyavel, bir hükümdarın asıl gücünü sevilmekten çok korkutmaktan alması gerektiğini söylerken gene de kendinden nefret ettirmemesini öğütler.

Prens açılış bölümünde, çeşitli prenslikleri (yeni kurulmuş ya da babadan oğula geçmiş) yönetmeyi sağlayacak etkin yöntemleri anlatır. Floransa aristokrasisinden olan Makyavel bir devleti ele geçirmenin, yönetmenin ve korumanın en iyi yollarını okuyucuya anlatır. Bu bakımdan yöntemler savaşı ve acımasızlığı telkin eder.

Daha sonra, Cesare Borgia’nın ilham kaynağı olduğu ideal prensin sahip olması gereken özellikleri anlatır. Günümüzde yazılan modern liderlik metinlerinin birçoğu bu bölüme gönderme yapmaktadır.

Etkili bir politik liderin özellikleri şöyle sıralanabilir:

– Büyük liderleri kendine örnek almaya istekli olmak. Özellikle Antik Roma’dan.

– Hükümetin halkın yaşam kalitesini yükseltmek için ne kadar gerekli olduğunu göstermek. Örnek olarak: Herhangi bir birey veya kurum üzerindeki kontrollü baskıyı geçici olarak gevşetmenin neticesinde oluşacak kaos ortamının etkilerini göstermek.

– Savaş sanatına hakim olmak.

– Var olan acımasızlığın ve ahlaksızlığın gücü ve dengeyi koruyabilmek için gerekli olabileceğini anlamak.

– Kaba ve ahlaksız sanılmamak için dindar görünmeye çalışmak. Makyavel, İspanya kralı Ferdinand’ın İtalya’ya dini bahane ederek saldırmasını över.

– Gerektiği yerde öğüt ve tavsiye dinleyecek kadar erdemli olmak.

– Makyavel’in etik ve politika arasında kurulacak bağlantıya fazla aldırış etmediği görünür, bu da çağdaşlarından tepki toplar. Prens merhametli, güvenilir, karşısındakini anlayan, dürüst ve güvenilir görünmeye çalışmalıdır. Fakat aslında Prens’in kudreti onun gerçekten merhametli olmasına çok az izin vermelidir.

Son bölümler İtalya’nın o zamanki durumuyla ilgili duyulan endişeleri dile getirir (İtalya’nın barbarlardan kurtarılması için teşvik edilmesi gibi..)

Prens Kitabının Girişi ve İçindekiler Bölümü

Prens’in politika hakkında yazılmış en etkileyici kitap olduğu kabul edilir. Beş yüz yıl öncesinde yaptığı insanlığın halleriyle ilgili gözlemleri bugün için de geçerli sayılabilir. Bu kitabı güç kazanması ve bu gücü tutması için Medici Ailesi’ne yazmıştır. Günümüzde “Prens” kelimesi insanları tarafından sevilen görkemli bir adam çağrışımı yapsa da, Makyavel’in prensleri bu anlamda romantik değillerdir ve gücünü korumak için sürekli savaşan kişilerdir. Prens’te anlatılan yöntemlerin birçoğu zamanında olduğu gibi günümüzde de uygulandığı görünmektedir.

Prenslikler ve Krallıklar

En başta, Makyavel var olan bütün devletlerin ve idarelerin ya Prenslik ya da Cumhuriyetle yönetildiğini söyler. Prens’te sadece Prenslik konusuyla ilgilenmiş, Cumhuriyet kısmını diğer eserlerinden birinde (Discourses) incelemiştir. Prensliklerin ilk türünün halihazırda var olan ve babadan oğula geçen, ikinci türünün de yeni kurulmuş ya da geniş bir büyüme göstererek Karma halini almış olanlar olduğunu söyler.

Babadan Oğula Geçen Prenslikler

Prenslik, hükümdarının prens olduğu servet ya da güçle elde edilen bir devlettir. Bütün prenslik türleri içinde uzun yıllar babadan oğula geçen prenslikler, geçmişte kazanılan bir aile başarısı taşıdığından yönetmesi en kolay olanıdır. Kalıtsal prensliklerde insanlar kendiliğinden prense bağlı olacaklardır, çünkü o geçmişten gelen bir soyu temsil etmektedir ve insanlar onun soyadına alışmıştır, bu yüzden halk ona doğal bir eğilim gösterecektir. Eğer dışardan bir güç tehdit ederse, güç kolayca toparlanabilir çünkü insanların yöneten aileyle ortak bir geçmişi vardır.

Sevilmek mi Daha İyidir, Yoksa Korkulmak mı?

Yazarın kitabındaki düşüncesi “Korkulan” ama nefret edilmeyen bir hükümdar olmaktır.Detaylı bir şekilde tarihsel örneklerle açıklamalara yer verdiği konu,kesinlikle üzerinde vakit ayırılması gerekli bir konu başlığıdır.

“..Ve insanlar kendisini sevdiren birinden çok,kendisinden korkulan birine zarar vermeyi pek göze alamazlar…”

Prens’in Şöhreti

Prens dünyaya yön veren bir kitaptır. İtalyan yöneticilerden sonra diğer Avrupa ülkelerine de bir düşünce akımı yaymıştır ve hala önemli devlet eleştirilerinin arasına girmektedir.

 

 

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

 

Haftanın Kitap Önerisi: “Ulysses” James Joyce

Haftanın Kitabı.png

 

“HUKUKUN DÜSTURUDUR BU. MASUM BİR İNSANIN NAHAK YERE MAHKUM EDİLMESİNDENSE DOKSAN DOKUZ SUÇLUNUN SERBEST BIRAKILMASI DAHA EVLADIR.”

Yayımlanmasının üzerinden geçen yüz yıl boyunca hakkında yığınla efsane türetildi, daha çok tercümesinin zorluğu ve kavranmasının imkânsız oluşuyla anıldı, yazarı James Joyce’u bir bakıma ulaşılmaz yazar mertebesine taşıdı. “İçine o kadar çok bilmece- bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur,” diyen Joyce hedefine çoktan ulaştı. Fakat okur katında işlerin o kadar parlak olduğunu söylemek zor. Çünkü Ulysses denince, ister istemez sözcük oyunlarının izini sürmekten perişan olmuş, göndermelerin şiddetinden bitip tükenmiş ya da daha çok ikinci sayfayı bile göremeden lanetler okuyarak kitabı elinden atmış bir okur profili geliyor insanın gözü önüne.

Ulysses’i okumak demek mutlaka göndermelerin tamamına vâkıf olmak demek değil asla. Ayrıca Joyce’un kast ettiği ve romanına dâhil ettiği bilmece-bulmacaların, mesela Oulipo’cuların romanlarında sıklıkla rastlanan şifreli, oyunlu, oyuncaklı anlayışla üretilmiş örneklerden çok farklı olduğunu söylemeliyiz.

Bu hususta enseyi karartıp Ulysses’in hükmüne boyun eğmek; bugüne dek yapılageldiği şekilde erişilemez bir derinliğe sahip olduğunu kabullenerek hakkında türetilen efsanelerden, çevirmenin takdire şayan başarısından, Joyce’un biyografisinin dikkat çekici taraflarından bahseden yazılara ve “Olay Dublin’de geçiyor”un çok da ötesine geçmeyen yorumlara kanaat etmek zorunda değiliz aslında. Ulysses’in derin, okurdan sabır isteyen ve fazladan bir okuma- araştırma uğraşı talep eden bir metin olduğu elbette açık; ancak romanda yapılan göndermelerin karşılığını, hangi metnin temel ya da model alınarak ve ne maksatla kullanıldığını, nereyi işaret ettiğini araştırıp bulmak, bu uğurda kılavuzların, ansiklopedilerin ya da Shakespeare ve Homeros’un yapıtlarının satır aralarında gezinerek şifreler çözmek ne kadar saygı duyulası bir uğraş olsa da apayrı bir disiplin olarak görülmeli ve olmazsa olmaz bir gereklilik değil okuma zevkini artırmak yönünde bir heves biçiminde algılanmalı sadece. Çünkü Ulysses’i okumak demek mutlaka göndermelerin tamamına vâkıf olmak demek değil asla. Ayrıca Joyce’un kast ettiği ve romanına dâhil ettiği bilmece-bulmacaların, mesela Oulipo’cuların romanlarında sıklıkla rastlanan şifreli, oyunlu, oyuncaklı anlayışla üretilmiş örneklerden çok farklı olduğunu söylemeliyiz. Zaten okuru da içine alan, kurguda hayati görev üstlenen oyunlar tasarlamak ve varlığını oyunlara borçlu romanlar kaleme almak Joyce’a çok uzak bir anlayış.

Kısacası kendimizi gönderme ve çağrışımlardan kutsallık veya yüce nedensellikler devşirmek zorunda hissetmediğimiz durumda Ulysses’i bir roman olarak anlama şansımız daha yüksek olur. Bu yüzden, ağırlığıyla nam salmış bir metnin, öncelikle iyi roman okuru açısından gerçek değerini ve roman tarihi içindeki yerini sorgulamak, kavranamaz oluşundan ziyade bir roman olarak nasıl bir anlayışla kaleme alındığını, nerede durduğunu araştırmak ve çağdaşlarıyla arasındaki benzerlik ya da farklılıklara eğilmek Ulysseshakkında daha sağlıklı ve ferasetli sonuçlara ulaşmamızı sağlar.

Özünde Yahudi, Protestan kilisesinin öğretilerine inanmayan, sonradan Katolik olan, ama evrime inanan Bloom; Tanrı, inanç, Hristiyanlık ve kilise kavramlarına her zaman mesafeli ve alaylı yaklaşan biridir. Bloom’un zihni aracılığıyla Joyce, başta öte dünya anlayışı olmak üzere tüm dinî değerleri ve ritüeli acımasızca yargılar.

“Zor bulursun bütün parçalarını o sabah”

Aslında basit sayılabilir bir öyküye sahip olan Ulysses, 1904 yılının Haziran ayının onaltısı, bir perşembe günü evinden çıkan Leopold Bloom’un Dublin sokaklarında geçirdiği bir günü yatay bir kurguyla ve bilinç akışı tekniğiyle nakleder. Romanın birden fazla anlatıcısı olsa da; Bloom dışında Tanrı anlatıcı, Stephen Dedalus, Gerty ve Molly bazı bölümlerde devreye girseler de; yine de sanki her şey Bloom’un zihninde yaşanır gibidir. En büyük ideali, gelip geçenlerin hayran olacakları bir afiş tasarlamak olan Bloom, atık kâğıtların, lağım farelerinin postlarının, kimyasal özelliklere sahip olan insan dışkısının ekonomik olarak değerlendirilmesi ve sabahları süt dağıtmak için köpek ya da keçi kuvvetiyle çekilen arabalar kullanmak benzeri projeler yumurtlayan bir reklamcıdır. O gün evden çıkışının birden fazla sebebi vardır; ancak muhtemelen bunlar içinde en önemlisi kalp sektesinden merhum olan Dignam’ın cenazesine katılmaktır. Bu cenaze, romanın bütününde fonda yer alarak inanca dair sorgulamaların hareket noktasını oluşturur. Özünde Yahudi, Protestan kilisesinin öğretilerine inanmayan, sonradan Katolik olan, ama evrime inanan Bloom; Tanrı, inanç, Hristiyanlık ve kilise kavramlarına her zaman mesafeli ve alaylı yaklaşan biridir. Bloom’un zihni aracılığıyla Joyce, başta öte dünya anlayışı olmak üzere tüm dinî değerleri ve ritüeli acımasızca yargılar.

-Kıyamet ve hayat benim. Nasıl insanın kalbine dokunuyor bu sözler.

Senin kalbine dokunuyor belki de iki seksen uzanıp ayaklarını papatyalara dayamış adamcağıza ne faydası var? Ona dokunması zor biraz. Duyguların makamı. Kırık kalp. Epi topu bir pompa, her gün binlerce galon kan pompalıyor. Günlerden bir gün arıza yapıveriyor, al bakalım, kendini burada buluyorsun. Etrafımızda bir sürüsü gömülü duruyor: akciğerler, kalpler, karaciğerler. Eskimiş, paslı pompalar: başka hiçbir şey değil valla. Kıyamet ve hayat. Öldün mü ölüyorsun. Şu ahiret günü inancı. Hepsini mezarlarından çekip çıkaracaklarmış. Lazar, dışarı gel! Lazar da dışarı geldi ve korundular. Ayaklanın! Ahiret günü! Sonra bütün millet kendi karaciğerini, akciğerlerini ve diğer sakatatını aramaya başlayacak. Zor bulursun bütün parçalarını o sabah. Şahane bir organizasyon şüphesiz, saat gibi işliyor. Günah çıkarma. Herkes istiyor. Sonra size her şeyi anlatacağım. Kefaret. Cezalandırın beni, ne olur. Ellerinde müthiş bir silah var. Doktordan, avukattan daha güçlüler. Kadınlar bayılıyor… Pişmanlık dediğin tamamen göstermelik. Utanmak da pek yakışıyor. Sunakta dua ediyor. Ey Meryem, Kutsal Meryem. Çiçekler, buhur, eriyen mumlar. Yüzünün kızarmasını saklıyor. Salvation Army, düpedüz taklit etmiş. Doğru yolu bulmuş hayat kadını toplantımızda konuşacak. Nasıl Rabbi buldum. Roma’dakiler pek uyanık herifler olmalı: bütün bu gösteriyi onlar sahneliyor. Çuvalla parayı da cebellezi etmiyorlar mı? Millet mirasını da bırakıyor onlara: mahallemizin şu andaki papazına, tamamen kendi takdirine bırakılmış olarak.

Kadir-i mutlak dediğiniz öyle on paralık baldır bacak şovlarına benzemez. Ben size söylüyorum, dörtdörtlüktür kendisi ve onunla ticaretin en kralı yapılır. Gelmiş geçmiş en muhteşem şey odur sakın unutmayasınız bunu. Kral İsa’ya kavuştum kurtuldum diye bağırın. Sabahın köründe kalkmaya başlaman gerekecek, evet sen, oradaki günahkâr, eğer Kadir-i Mutlak Allah’ın keyfini gıdıklamak istiyorsan. Daa dii! Aynen öyle. Rabbin arka cebinde öyle bir öksürük şurubu var ki bir yudum içtin mi ne olduğunu şaşarsın, dostum. Denemesi bedava.

Önce bir kasaba uğrayan Bloom kahvaltılık böbrek alarak evine döner; kahvaltı edip yeniden dışarıya çıkar. Sonra roman boyunca labirentin içinde dolaşıp duran fare gibi Dublin’i arşınlar ve sırasıyla, postaneye, kiliseye, mezarlığa, gazete idarehanesine, kütüphaneye, bara ve hastaneye gider. O gün yapması gereken bir diğer iş, karısı Marion Bloom, yani Molly’ye kitap almaktır ve bu yüzden kütüphanede karısının tercih ettiği bazı ‘arzulu’ romansların sayfaları arasında gezinmek durumunda kalır. Bu vesileyle Joyce, günümüzde de popülaritesini devam ettiren, hatta son zamanlarda tam bir çılgınlığa dönüşen erotik romans furyasıyla ağır biçimde dalgasını geçer. Bunu taklit bir dil üreterek, yani o kurmacaların bir benzerini yazarak yapar.

Kocasının kendisine verdiği tüm papeller mağazalardaki en şahane elbiselere, en pahalı dantelli çamaşırlara gidiyordu. Hepsi o adam içindi. Raoul için! Ağzı adamın dudaklarına şehvetli ve dolgun bir öpüşle yapışırken adamın elleri kadının deshabille’sinin içinden cömert kıvrımlarını yokluyordu.

– Geciktin, dedi adam hırıltılı bir sesle, ona şüpheyle ve dik bir nazarla baktı. Güzel kadın kenarları siyah kürklü pelerinini atıp sultanlara layık güzel omuzlarını ve nefesiyle inip kalkan gerdanını gösterdi. Kusursuz dudaklarının çevresinde varla yok arası bir tebessüm oynaşırken sakince yüzünü adama döndü.

Burada Joyce’un maksadı, erotik metin yazarlarının yöntemiyle ıslak cümleler kurarak okurda şehvet uyandırmak değil elbette; tam aksine o, “kabartma tozu” işlevi gören bu türdeki mamulleri sarakaya almak uğraşında. Mr Bloom, Molly’nin zevkle okuyabileceği bir şeyler aranırken, Rahibe Maria’nın Feci İtirafları türünde cömert kitaplar arasında bolca gezinir ve sonunda Zinanın Zevkleri adında, yukarıdaki şehvetli anlatımların da yer aldığı bir kitapta karar kılar.

Ulysses’in kitap olarak ilk yayımlandığı yıl, 1922; ancak 1914 yılından itibaren yazılmaya başlanmış. Bu tarihler, Rahibe Maria’nın Feci İtirafları veya Zinanın Zevkleri gibi metinlerin yalnız şu yaşadığımız dönemde değil, geçmişte de fevkalade, Joyce’u da çileden çıkaracak derecede ilgi gördüğünün basit ve kronolojik bir kanıtı. Bunun yüzyıllar öncesi de var elbette, Joyce’u da aşar mertebede; bu tür kitapların gelecekte, yüzyıllar sonrasında da milyonları cezbedeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.

“Ödüllü hikâye için fikir”

Ulysses baştan sona mimetik bir öz üzerine kuruludur; Homeros’un Odysseia destanı şekilsel olarak romana altyapı sağlar. ‘Ulysses’ adı, Odysseus’un Latince kanalıyla İngilizceye geçmiş halidir. Ulysses’in baş karakteri Bloom sembolik olarak Odysseus’u (Ulysses’i) temsil eder. Odysseia’nın Penelopeia’sının Ulysses’teki karşılığı ise Bloom’un karısı Molly’dir. Romanda yer alan karakterler kişilikleriyle de Homeros’un kahramanlarına benzerler. Ancak romanını Homeros’un Odysseia’sı paralelinde karşıtlıklar ve koşutluklar kurarak oluşturması Joyce’un epik metinlere saygı göstereceği anlamına gelmez. Çünkü Joyce’un destan formunu yankılaması, geleneksel metinlere methiye düzmek için değil, bu türde anlatıların ipini çekmek gayesiyledir.

…seyyah Leopold oraya şifa bulmaya gelmiş idi korkunç ve ürkünç bir ejderhanın ona sapladığı bir kargı ile bağrı pek fena yaralanmış olduğu için yarasına nışadır kaymağı ile pelesenkten bir merhem yaparak elinden geldiğince deva olmuştu.

…hepsi birden cümleten Aziz Zekeriya üzerine yemin ederek dediler ki asıl ondaki alet ve edevat öyle idi ki bir adamın yapması beklenen her türlü vazifenin her birini bihakkın ifa edebilir idi. Bunun üzerine hepsi pek hakiki bir neşe ile güldüler yalnız genç Stephen ile sir Leopold hariç sir Leopold ki hiçbir vakit çok belli ederek gülmez idi çünki onda tuhaf bir ahlat var idi onu belli etmek istemez idi ve ayrıca nerede ve kim olursa olsun doğum yatağındaki kadına karşı merhamet besler idi.

Diğer bütün modernist yazarlarda olduğu gibi Joyce, tezgâhını hikâyenin bittiği yere açar. Ulysses’te Buck Mulligan’ın kendi zihni adına sarf ettiği şu söz, aslında bir yanıyla modern romanı da özetler: “Ne? Nerede? Ben hiçbir şeyi hatırlayamam ki. Yalnızca fikirleri ve hisleri hatırlarım.” Kahramanlıkların bitişini duyuran Cervantes’ten 400 yıl kadar sonra Joyce, bildiğimiz anlamda olay akışı, hikâye ve düz aktarımın bitişini duyururken hislerin, fikirlerin ve eğretilemelerin hâkimiyetindeki modern romanı müjdeler. Zaten fotoğraf ve sinemanın icadından sonra her şeyin eskisi gibi olması beklenemez. Roman sanatı, bir korunma refleksi olarak fotoğrafı çekilemeyen, filme alınamayan, hatta röportajla nakledilemeyen bir metnin izini sürer ve bu sebeple dönüşüm geçirir. Roman tarihi dediğimiz şey de bir bakıma, dönüştürme gücüne sahip yazarlar eliyle romanın kendini korumaya ve ayrıştırmaya çalışmasının tarihidir. Artık bildiğimiz romanın aynı roman olarak devam etmesi, ısrarla devam ettirilmeye çalışılması, günümüzde de sık sık karşılaştığımız “Nerede o eski romanlar?” ve “Bizi alıp götürecek romanlar yazılmıyor artık” türünde yakınmalarla eski romanın ruhunun çağrılması bir tutum olarak kolaycı, konformist, muhafazakâr ve çağdışı kalır.

Bildiğimiz anlamda romanın bitişini en keskin hamlelerle duyuran Joyce, zihinde yaşanan temsiller ve taklide dayalı temaşalarla maddesel olarak gerçekleştiği şüphe götürür, bütünüyle sembolik olay ve durumlardan bir kurgu çatar ve bunu zapt edilemez bir dil ve bölük pörçük bir zihnin dizginlenemez çağrışımlarıyla ve yoğun bir alayla bezer.

1918 yılında tefrika edilmeye başlanan Ulysses’i, Joyce’un 1914 yılında yazmaya başladığı bilinir. Buddenbrooklar’ı modern romanlar arasında saymazsak (ki saymamak için elimizde çok sayıda geçerli neden var) Thomas Mann’ın Tonio Kröger’i 1903, Venedik’te Ölüm’ü 1912’de, Robert Musil’in Genç Törless’i 1906’da, Proust’un Swan’ların Tarafı 1913’te yayımlanmıştır. Bu tarihlerde Kafka’nın eserlerinin büyük kısmının yazılmış ama daha yayımlanmamış olduğu iddia edilir. Saydığımız romanlar, her ne kadar modern romanın tarihi için vazgeçilmez öneme haiz de olsalar, klasik anlatılara karşı Ulysses çapında bir yıkıcılık içermezler. Bildiğimiz anlamda romanın bitişini en keskin hamlelerle duyuran Joyce, zihinde yaşanan temsiller ve taklide dayalı temaşalarla maddesel olarak gerçekleştiği şüphe götürür, bütünüyle sembolik olay ve durumlardan bir kurgu çatar ve bunu zapt edilemez bir dil ve bölük pörçük bir zihnin dizginlenemez çağrışımlarıyla ve yoğun bir alayla bezer. Joyce’un itirazı elbette sadece erotik romanslar ya da epik metinlerle sınırlı olmadığından polisiye de dâhil olmak üzere tüm ucuz, hazır ve kolaycı üretimler bu alaydan nasibini alır.

Kurutma kâğıdını öbürünün üzerinden de geçireyim ki okuyamasın. Bak ödüllü hikâye için fikir. Dedektif kurutma kâğıdının üzerinden bir şey okuyor. Sütun başına bir gine altını ödül.

“Yaşadığımız şu dünyanın minyatür bir portresi”

“Kurutma kâğıdını öbürünün üzerinden de geçireyim ki okuyamasın,” cümlesi aslında Bloom’un karısından gizlediği bir mektuba ilişkin söylenir. Aldatma olgusu, romanda iki yönlü yaşanır; karısını aldatma çabalarından asla vazgeçmeyen ve bunun çok da büyütülmemesi gerektiğini düşünen Bloom, cebinde Molly’ye aldığı Zinanın Zevkleri adlı kitapla Dublin’i boydan boya turlarken, karısının onu Blazes Boylan’la aldatıyor olma ihtimalini kafasında taşıyarak ıstırap çeker. Doğum hastanesinin bekleme salonunda Stephen Dedalus ve arkadaşlarına takılır, aralarında yoğun tartışmalar yaşanır.

Takip eden tartışma kapsamı ve gidişatıyla hayat macerasının bir özeti gibiydi. Ne mekânın ne de meclisin vakarında bir noksan vardı. Tartışmacılar memleketin en keskin zekâlılarıydı, ele aldıkları konu da konuların en yücesi ve en hayati olanıydı.

Buna bir de tesadüfen rastlaşmaları, dans, arbede, haydan gelip huya gidergillerden denizci eskisi, gece kuşları, tüm bu vakalar galaksisi, hepsi birden eklenince karşımıza yaşadığımız şu dünyanın minyatür bir portresi çıkıveriyordu.

Stephen Dedalus, romanda Odysseus’un oğlu Telemakhos ile özdeşleştirilir ve her geçen sayfa roman içindeki ağırlığı artar. İkisinin birlikte gerçekleştirdikleri yolculuk, Odysseia’ya yapılan göndermeleri bir kenara bıraksak da, simgesel anlamda önemlidir. Çünkü babası 70 yaşında bir otel odasında zehir içerek intihar eden, hayatının sonraki bölümlerinde babasının ölüsünün yüzü sık sık gözlerinin önüne gelen, kendi oğlu doğumdan birkaç gün sonra ölen ve erkek evlat özlemini daim içinde yaşatan Bloom, önce bir meyhaneye, sonra da geneleve giden ve kendisi için erkek evladı simgeleyen Stephen Dedalus’un peşine bir biçimde takılmış sayılır (Bloom’un kendi kızı Milly romanda hiç görünmez, sadece zihinde ve aktarımlarda belirir). Konuştukları konuların kaydını tutmak imkân dahilinde değildir. Burada yer alan soru- cevap kısmında yazılmış olan uzun bölüm, röportaj romana bir gönderme olarak da okunabilir.

Güzergâhları esnasında eşbaşkanların eşeledikleri meseleler nelerdi?

Müzik, edebiyat, İrlanda, Dublin, Paris, dostluk, kadın, fuhuş, beslenme, gaz ışığının yahut ark lambalarıyla ampullerin yanıbaşlarındaki parahelyotropik bitkilerin boy atmaları üzerindeki etkisi, belediye tarafından acil durumlarda kullanılmak üzere ortalık yere konabilecek çöp kovaları, Roma Katolik kilisesi, papazların evlenmemesi, İrlanda milleti, cizvit eğitimi, kariyerler, tıp tedrisi, geçirdikleri gün, şabat arifesinin muzır etkisi, Stephen’ın düşüp bayılması.

Sarhoş ve asabi Dedalus genelevde olay çıkarır, sonra da bir İngiliz askerine sataşır. Bu çocuklukları yaparken koruyucu kollayıcı misyonla yanında gerçek babası değil, simgesel babası Bloom yer alır, ona destek olur. Ancak Bloom’un o kadar da gönülden ve iyi niyetli olduğunu söylemek için biraz erkendir, çünkü bir yandan da Stephen üzerine ticari planlar kurgular.

Böylesine fenomen derecesinde güzel bir tenor ses nimetlerin en enderiydi, Bloom daha ilk notayı duyar duymaz değerini anlamıştı bu sesin… olması gerektiği gibi işlenirse bir de nota okumayı bildiğini de hesaba katarsak artık ne fiyat isterse çekebilirdi böyle bir sesle çünkü baritonların bini bir paraydı.

Sonunda Bloom, Stephen Dedalus’u evine götürür. Bu, bir babanın oğlunu tehlikelerden koruyup eve çağırmasına benzetilebilir. Sonunda ayrılırlar ve Bloom karısının yanına yatmaya gider. Diğer modernist yazarlarda da görüldüğü üzere Joyce, günlük olaylara ve sıradan eylemlere bilimsel bir çerçeveden bakar. Bu çok bildik bir modern tutumdur; Musil’de en keskin ve belirgin biçimde kendini hissettiren bu tutum, Svevo, Proust ve Broch’un metinlerinde de yaygın olarak gözlenir.

Ayrılık esnasında, her biri yekdiğeriyle, nasıl vedalaştı?

Aynı kapıda dikey olarak ve kapı tabanının değişik taraflarında durarak, veda için uzanmış kollarının çizgileri herhangi bir noktada kesişerek ve iki adet dik açının toplamından daha az olan herhangi bir açıyı yaparak.

Leopold Bloom karısının yanına uzanır ve bundan sonra Mrs Marion Bloom, yani Molly’nin uzun ve noktasız iç monoloğu ile roman sonlanır.

Evrenselliği konusunda herhalde kimsenin şüphe duymayacağı Ulysses tamamen yerel, kopmamacasına kendi toprağına ve insanına bağlı bir anlatı. Ulysses’in evrenselliğinin alâmeti, aslında tam da yerel olması.

“Vazife çağırınca İrlanda bugün her adamdan”

Daim tartışılır durur; bir yapıtın evrenselliği ne ile ölçülür? Coğrafyamızda evrensellik, ekseriyetle başka milletlerle kurulan münasebetler ya da maddesel bağlarla ilişkilendirilir. Evrensel olma iddiasındaki metinlerde çokluk mekân, memleket ve coğrafya değişir, akıştan bağımsız kıta aşırı hadiseler cereyan eder. Peki, seyahat halindeki karakterlerin veya gözü kulağı dışarıda bir anlatıcının varlığı bir romanın evrenselliğinin teminatı mıdır? Ulysses’le birlikte bu soruyu tekrar sormakta yarar var. Evrenselliği konusunda herhalde kimsenin şüphe duymayacağı Ulysses tamamen yerel, kopmamacasına kendi toprağına ve insanına bağlı bir anlatı. Ulysses’in evrenselliğinin alâmeti, aslında tam da yerel olması. Bu yerellik, inandırıcılık ekseninde de önemli; çünkü kendi toprağının ve insanının çelişkilerini aktaran birinin transfer edilen dertlerden mustarip birine göre daha konsantre, inandırıcı ve donanımlı olması beklenir. Bu açıdan Ulysses, bir Ulusal Ses olarak da okunabilir. İrlanda’nın bağımsızlığı sorunu, topyekûn yaşanan bir aşağılık kompleksi, yerel özgürlük mücadelesi yöntemleri, İrlanda’ya has hastalıkların nesillerce taşınması vesaire salt İrlanda’ya dair olmaktan çıkar, bir yerden sonra bütün memleketlerin anladığı, anlamaya çalıştığı, kısmen yaşadığı olgulara dönüşür.

aynı şu cehennem fikri gibi, piyango ve sigorta da öyle, tıpatıp birbirinin aynı prensipler üzerine kuruluydu bunlar da, zaten başka hiçbir neden olmasa da işte bu nedenle şu cankurtaran pazarları kurumunu takdir etmek gerekiyordu, ülkenin iç tarafları ya da kıyıları fark etmez, nerede yaşarsa yaşasın, tüm kamuoyunun bu şekilde ayaklarına getirilen bu hizmete minnettar kalmaları gerekiyordu, ayrıca liman yöneticilerine ve sahil güvenlik servisine de, onlar da yelken mekanizmalarına adam koyup doğa koşullarına maruz kalarak çıkıp gezmek zorunda kalıyorlardı, mevsim ne olursa olsun, vazife çağırınca İrlanda bugün her adamdan vesaire.

Düşünürsen sırf birileri yan sokakta yaşıyorlar ve başka bir lisan konuşuyorlar diye onlardan nefret etmek de saçmalığın daniskası. Bloom.

Tüm bu sefil tartışmalar, naçizane kanaatince, tüm bu düşmanlık tohumu ekmeler, -artık insan kafasındaki hırçınlık çıkıntısı yüzünden midir yoksa bir bezenin salgısı mıdır o tarafını bilemiyordu fakat bunların falanca şeref meselesinin ıncığının cıncığından ya da vatan millet bayrak meselelerinden çıktığını sananlar yanılıyordu- hepsinin dönüp dolaşıp bağlandığı yer yine para meselesiydi her şeyin arkasında bu vardı, açgözlülük ve tamah vardı, insanlar hiç nerde durmaları gerektiğini bilmiyorlardı.

Ulysses’i yorumlamak, aslında biraz kutsal kitapları yorumlamak gibidir. Anlam her tarafa çekilebilir, göndermeler arasında edebî, tarihî, dinî ve sosyal sayısız bağlantı tespit edilebilir. Zaten genelde modern romancılar kutsal metin yazımında peygamber olduğunu iddia eden kişilerle yarışacak düzeyde ve kıvamdadırlar. Modern yazarlar, bir açıdan Tanrı’ya şirk koşarlar; sıfırdan, bütünlüklü, bireye özgü ve zihinde yaşayan bir dünyayı tasavvur ederler, anlatımlar çoklukla semboliktir. Ancak burada bahsi geçen “kutsallık” vurgusunun tamamen yazarın kendi eserine bakışına dair bir vurgu olduğunu öncelikle belirtmekte yarar var. Zira Joyce ve diğer modernler, kutsal anlatıların, dinî kıssaların da çoğu kez taklidini üreterek mizahını yapacak kadar kutsallığa değer atfetmekten uzak yazarlardır.

Joyce’un metninde modernizm adına bir sorun olarak algılanabilecek şey, “eğer bir gün Dublin yok olursa, onu benim romanıma bakarak tekrar inşa edebilirler,” şeklindeki kendi açıklamasında da görülebildiği gibi, bir haritacı iştahıyla sokakların, caddelerin arşınlanması ve sabırla, uzun uzun not edilmesidir. Romanın bazı bölümlerinde bu tavır, fikirlerin ve hislerin de üzerinde bir egemenlikle yer alır ve asla bir taklit eğiliminden kaynaklanmaz. Sokaklar, caddeler, boyuna, boyunca, kadar yürümeler, oradan, buradan, bir köşeden, bir caddeden aşmalar, dönmeler, tepmeler, geçmeler bir yerden sonra can sıkmaya başlar. Ayrıca mesela Musil’in Niteliksiz Adam’ına bakarak Viyana’nın tek bir çeşmesini bile yerli yerine koyamazsınız. Zaten modern romanda böyledir; taşlarla, kemerlerle, eylemlerle ya da duygu selleriyle değil fikirlerle yazılan modern romana bakarak değil kent kıytırık bir sokak lambası bile dikemezsiniz.

Siz fazla aldırmayın Ulysses’in asık suratlı, ciddi bir roman olduğunu iddia edenlere. Öyle de olsa, her göndermenin, her çağrışımın profesörü olmak zorunda değil kimse.

Bugüne kadar UluSes ya da UlviSes türünde ses benzetmeleri ışığında çok ağır bir metin, anlaşılamaz bir roman, asla kavranamaz bir göndermeler bütünü şeklinde yansıtılan Ulysses’e yaklaşmak için, Armağan Ekici’nin güncel argolarla bezeli şahane çevirisi, aslında çok iyi bir fırsat. Siz fazla aldırmayın Ulysses’in asık suratlı, ciddi bir roman olduğunu iddia edenlere. Öyle de olsa, her göndermenin, her çağrışımın profesörü olmak zorunda değil kimse. Dinî kurumların ticari mekanizmalarını teşhir eden, kolaycı üretimlerin ipliğini pazara çıkaran, ulusal hastalıkları serip döken, cinsiyete özgü yalpalamaları denetimsiz yansıtan, en önemlisi klasik gerçekçi romanın bitişini duyuran ve bütün bunları yaparken de muzip muzip gülümseyen bu fevkalade eğlenceli, oyunlu, müstehcen, mizahi, edepsiz ve zapt edilemez metni okumanın zevkinden kendinizi mahrum etmeyin. Yazıktır.

 

 

 

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

 

Haftanın Kitap Önerisi: “Düşüş” Albert Camus

Happy World Book Day!.png

 

 

“İNSANLAR GÖSTERDİĞİNİZ NEDENLERE, İÇTENLİĞİNİZE VE ACILARINIZIN AĞIRLIĞINA ANCAK SİZ ÖLDÜĞÜNÜZDE İNANIRLAR. HAYATTA OLDUĞUNUZ SÜRECE DURUMUNUZ KUŞKULUDUR, ANCAK ONLARIN KUŞKUCULUĞUNU HAK EDERSİNİZ.”

Düşüş ya da orijinal adıyla La Chute, Albert Camus’nün 1956 yılında yayımlanan romanıdır. Aslında kitap için roman demek pek doğru değil daha çok Camus’nün insan varlığının absürtlüğünü anlattığı 99 sayfalık bir monologdur. Düşüş’ü incelemek, Albert Camus’nün bu kitabı neden yazdığını anlamak için Albert Camus’nün ortaya koyduğu “absürtlük” konusunda bilgi sahibi olmak, Camus’nün temsil ettiği felsefi akımı iyi sindirmiş olmak gerek ki bu da epey zor bir iş. O yüzden bu yazının aslında bir inceleme mahiyeti taşıyacak kadar iddialı olmadığını söyleyerek söze başlamakta fayda var.

Kitapta bir olay örgüsünden söz etmek pek mümkün değil. Kısaca Jean Baptiste Clemence isimli karakterin Amsterdam’da bir barda geçmişiyle hesaplaşması, yaşadıklarını ve düşüncelerini karşısına çıkan bir (ya da birkaç) kişiye aktarması şeklindeki monologlar üzerine dönen bir eser Düşüş. Clemence karakterinin temsil ettiği “modern insan” ve Clemence’in kendiyle ve modern insanla hesaplaşması kitabın ana eksenini oluşturuyor ve Camus Clemence’in ağzından sıkça Avrupa’nın modern insanını “Onlar gazete okurlar ve zina yaparlar.” gibi cümlelerle eleştiriyor.

Clemence, kendini başlarda iyi niyetli, yardımsever ve dost canlısı olarak tanımlarken, kitabın sonlarına doğru kendine ve etrafına ne kadar yabancılaşmış olduğunu görüyoruz. Clemence’in iyi bir insan olup olmadığı hakkında net bir yargıya varmak zor zira hepimizin zaman zaman yaşadığı, olaylar karşısında aldığı duruş, Clemence’in karakteri konusunda bu yargıya varmamızı engelliyor, doğru ve yanlış arasındaki sınırı okuyucu kendi belirliyor.

Albert Camus’nün bu noktada Clemence’in mesleğini avukatlık olarak seçmesi elbette tesadüfi bir şey değil. Clemence’in başlarda geçmişini anımsarken yaptığı savunmalar, doğru ile yanlış arasındaki keskin fikirleri ve yargı meselesi kitapta önemli bir yere sahip. Savunduğu iyi ve kötü insanları hatırlarken Clemence, zaman geçtikçe kendi başarılarının ve iyiliklerinin, başarısızlığa ve kötülüğe dönüştüğünü görür fakat doğru­yanlış ayrımında etrafındaki bütün insanlar hakkında yargıda bulunmaktan geri durmaz. Kendi üzerinde yapılan yargılamalar konusunda ise başlarda umursamaz gibidir fakat sonlara doğru bu yargılardan kaçmanın yollarını arar.

Yargılama meselesi Düşüş’ün temel meselelerinden biri. Daha evvel de belirttiğim üzere, Clemence’in bir avukat oluşu, yargılamanın kitapta ne kadar önemli bir yerde olduğunu kanıtlar nitelikte. Clemence karakteri, insanın amacının yargılamak olduğunu ve yargılamadan kaçmanın yalnızca başkasını yargılamaktan ya da ölümden geçtiğini bize açıkça gösteriyor. Clemence yargılamayı seçmiştir fakat yargılama ile ölüm arasında bocalamaktadır. Paris’te bir köprü üzerinde şahit olduğu bir intihar eylemi, “Düşüş” kavramının kitaptaki önemli tezahürlerinden biri olduğu gibi Clemence’in de bocalayışını ve varoluşun anlamsızlığını göstermektedir.

Öte yandan “Düşüş”, Clemence’in de belirttiği üzere Ortaçağ’daki boğuntu hücrelerinde insanın yaşadığı bir deneyime benzer. Uyanıklık bir çömelme ise uyku bir düşüştür. İnsan, varoluşu karşısında hiçbir zaman rahat değildir. Sartre’ın da belirttiği gibi arkada sırıtan bir palyaçodur, hayatın bütünü anlamsızdır. Burada şunu soran sesleri duyar gibiyim: “Madem hayat bir kaos ve yaşam anlamsız, o zaman neden ölmüyoruz?”. Camus bu soruyu şöyle cevaplıyor: “Ölüm de yaşamın kendisi kadar anlamsız olduğu için insanın kendi eliyle hayatına son vermesi de anlamsızdır.”. Yani Camus’nün felsefenin en temel problemi olarak tanımladığı “intihar” kavramı da hayatın kendisi kadar anlamsızdır ve bu sebeple insan yaşamı seçmeye zorunludur.

Clemence’in, insanlara karşı takındığı tavır riyakâr bir tavırdır. İnsanın hayatta dostları olması gerektiğini söylerken, sonunda “Dostlarım yoktur benim yalnızca yardakçılarım vardır.” der ve öldükten sonra onu kimin hatırlayacağı konusunda düşünür ve bir süre sonra varoluşunun unutulacak olduğu sonucuna vararak şunu ekler : “Ölülere karşı neden daha dürüst ve cömertizdir? Nedeni basit, çünkü onlara karşı yükümlülüğümüz yoktur.”.

Camus’nün bu eserinde şu yargıya vardığını söylemek gerek: “Ölüm yalnız başına olur. Kölelik ise ortaklaşadır.”. Modern insan ölüme kadar topluma bağlıdır, toplumun değer yargıları karşısında çıplaktır ve köleleştirilmiştir. Kitap yalnızca bir modern insan ve modern hayat eleştirisidir: “Evet, cehennem böyle olmalı: Tabelalı caddeler ve düşüncesini anlatma olanaksızlığı. İnsan kesin olarak sınıflandırılmıştır.”. İnsan, çözülmeyen ve çözülmesi de mümkün görünmeyen bir davanın peşinde Joseph K. gibi koşturup durur. K, gibi Şato’ya ulaşmaya çabalar ve Gregor Samsa gibi her sabah başka bir kimlikle uyanır. İşte Camus ile Kafka arasındaki ortak nokta, modern insanın yaşadığı bu “Korku Çağı”nı tüm gerçekliğiyle insanın yüzüne vurmaları olarak tanımlanabilir. Bu açıdan bakıldığında Camus de Kafka gibi önümüze cevaptan çok soru koymaktadır.

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

 

Haftanın Kitap Önerisi: “Her Şey Seninle Başlar” Mümin Sekman

Happy World Book Day! (2)

 

Bir insanın bir başarılı olmasını engelleyen başlıca sebepler;

Atalet, eylemsizlik halidir. Fizikten bildiğimiz üzere nesneler sabit duruyorsa hareket etmek istemez, hareket ediyorsa durmak istemez. İnsanlar da harekete geçmek kendilerini motive edemiyorlarsa ve dışarıdan da bir motivasyon edici etken bulunmuyorsa harekete geçmezler. Dış etkenler belki de bizi hiçbir zaman motive etmeyeceği düşünüldüğünde, kendi kendini motive etmenin önemi anlaşılmaktadır.

Cam Tavan Sendromu; bilim adamları bir grup pireyi cam bir fanus içine koyar ve üstünü bir cam kapak ile kapatır. Fanus yüksekliği 30 cm’dir. Zemin yavaş yavaş ısıtılmaya başlanır, ısıdan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır. Fakat anlamadıkları bir şeye (üstteki cam kapağa) çarpıp yere düşerler, tekrar ısı nedeniyle zıplar ve yine çarpıp düşerler. Bir süre sonra kapak kaldırılır, fakat pireler fanustan kurtulamazlar. Çünkü ne olduklarını anlayamadıkları cam kapağa çarpa çarpa 30 cm’den daha az zıplamayı öğrenmişlerdir. Bizler de hayatımız boyunca yaptığımız işlerde benzer şekilde ne olduğunu anlayamadığımız sorunlar yaşayabiliriz, fakat biz de pireler gibi davranıp anlayamadığımız şeyleri öylece kabul edersek olduğumuz yerde sayarız.

Öğrenilmiş Çaresizlik; bir insanın bir konu üzerinde çalışıp, sürekli başarısız olması sonucunda sonucu değiştirebileceğine olan inancını kaybetmesidir. Çaresizliği öğrenmiş kişi içinde bulunduğu durumdan rahatsız olsa dahi, bu durumdan kurtulmak için hiç bir şey yapmaz. Anne, baba, aile akraba gibi kişinin çevresindekilerin kişiyi içinde bulundukları durumun değişmez olduğuna inandırması durumuna ise öğretilmiş çaresizlik denilebilir.

– Hedeflerinizi yüksek tutun.

– Çaresizseniz, çare sizsiniz.

– İç engelleri aşmak dış engelleri aşmaktan daha zordur, çünkü iç engellerimizi göremeyiz.

– Dünya her gün yeniden kurulur, her sabah şartlar yeniden oluşur, her gece kader ihtimalleri yeniden düzenler.

– Başarısızlığı kendimize açıklama biçimimiz başarı limitimizi belirler. Eğer başarısız olmamızı yanlış nedenlere bağladıysak, o nedenler ortadan kalktığında harekete geçip başarılı olamayız.

– Deneyen kaybedebilir ama denemeyen zaten kaybetmiştir.

– Bugün kontrol edemediğimiz şartları belki yarın kontrol edebiliriz.

– Problem, çözümü görememekten doğar.

– Güneşin doğduğu her ufukta, umuda giden bir yol bulunur.

– Yaptıkların ve yapıyor olduğun şeyler hakkında düşün. Yaptıkların sana tecrübe sağlar. Yapıyor olduğun şeylerin farkında olmak ise nereye ulaşacağını gösterir. İstediğin sonuca götürecek şeyler yapmıyorsan, yaptığın şeylerin sonucuna gideceğinden emin olabilirsin.

– Bugün yapmadıklarınızın gelecekteki sonuçlarının neler olacağını düşünün.

– Zirvelerin tanrısı huzur değil hareket, saadet değil görkem, samimiyet değil profesyonellik ister.

– Geçmişten ders al, bugün için çalış, gelecek için hayal kur.

– Şimdi harekete geçin, olduğunuz yerde durmayın.

– Üşenme, erteleme, vazgeçme!

– Disiplinli olun!

– En büyük bilgelik; neyi ihmal etmemek gerektiğini bilmektir.

– Başarmak; amaca uygun sonuç almaktır.

– Amacımız; imkansızı mümkün, mümkünü kolay, kolayı da zarif ve zevkli yapmanın yollarını bulmaktır.

– Engeller, hak edenlerle etmeyenleri, yeterli olanlarla olmayanları ayırmaya yarar.

– Hiç bir şeye sahip olmadığınız halde, her türlü engele rağmen yapmanız gerekenleri yapmalısınız.

– Kendine güvenmenin ötesinde bir şey vardır; kendini bilmek! Kendi bilgi ve yeteneklerinizi doğru olarak biliyorsanız, neleri yapıp neleri yapamayacağınızı da bilirsiniz. Kendinizi olduğunuzdan aşağıda görürseniz, olabileceğinizden daha kötü durumlarda yaşarsınız. Kendinizi abartılı olarak yüksekte görüyorsanız bu seferde başarmanıza imkan olmayan işlere kalkışıp zararlı çıkabilirsiniz.

* * *

Sadece geleceği planlamakla kalmamalı, eyleme de geçmelisiniz. Gereken zamanda ve gereken yerde kararlılık gösterebilmelisiniz. İnsanlar üzerindeki etkinize ve kişisel imaj yönetimine özen göstermelisiniz. Mesleğiniz ne olursa olsun, başarınız büyük oranda insanlar üzerinden yürür.

Bir işi tanıdığınız herkesten iyi yapmayı öğrenmelisiniz. Umutlarınızı yüksek, sabit giderlerinizi düşük tutabilmelisiniz. Büyük başarıları küçük aktivitelere, önemli işleri acil işlere kurban etmemelisiniz. İç disiplinle yaşamayı ve profesyonel iş kültürüne uymayı öğrenmelisiniz.

Olaylar karşısında önce düşünmeli, sonra bir şeyler yapmalısınız. Yaptığınız işi sevmeli ya da sevdiğiniz işi yapmalısınız. Önünüze çıkacak engeller karşısında bazen yılmadan yola devam etmeyi bazen de acele etmeden, sabırla beklemeyi bilmelisiniz.

Başaramadığınız denemelerden ders çıkardığınız gibi başardığınız her işten sonra da “neyi doğru yaptım?” diye düşünmelisiniz.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi: “Ütopya” Thomas Moore

Happy World Book Day! (2).png

“MİLYONLARCA ÇOCUĞU BOZUCU, KÖRELTİCİ BİR EĞİTİMİN PENÇESİNDE BIRAKIYORSUNUZ. ERDEM ÇİÇEKLERİ AÇABİLECEK BU KÖRPE FİDANLAR GÖZLERİNİZİN ÖNÜNDE KURTLANIYOR; BÜYÜYÜP SUÇ İŞLEDİKLERİ ZAMAN, YANİ İÇLERİNE ÇOCUKLUKTAN GİREN KÖTÜLÜK TOHUMLARI ACI MEYVELERİNİ VERDİĞİ ZAMAN ÖLÜM CEZASINA ÇARPTIRIYOR SUNUZ ONLARI. SİZİN YAPTIĞINIZ NEDİR, BİLİYOR MUSUNUZ? ASMA ZEVKİNİ TADABİLMEK İÇİN HIRSIZLIK YARATMAK.”

Thomas Moore, Ütopya

 

Thomas Moore’un Ütopya’sı bizlere yeni bir toplum ve devlet düzenini anlatmaktadır. Ütopya’da ideal bir düzen anlatılmaktadır. Bu kısımda ise Thomas Moore eğitimin nasıl sistemin bir parçası haline getirildiğini ve aslında bunun ne kadar yanlış olduğunu anlatmaktadır. Ütopya’da aslında fikirler tartışılmaktadır. Kitabın karakteri Raphael ile eski toplumda nelerin yanlış olduğu ve Ütopya’da nelerin daha iyi olduğu ortaya konmaktadır. Thomas Moore’un Ütopyası’nda aslında bozuk olan düzen devlet, eğitim ya da başka bir şey değil aristokrasidir. Aristokrasi bozuk düzenin baş sorumlusudur çünkü eşitsizlik, aristokrasiden kaynaklanmaktadır. Ütopya için düzen ile eşitlik arasında derinden bir bağlantı bulunmaktadır ve bunun sağlanması gerekmektedir.

 

ÖZETLE;

Ütopya Thomas More’un yeni bir toplum ve devlet düzenini arayışının kitabı. Bu kitaba bugün baktığımızda Ütopya demek biraz güç. Yazıda Ütopya denilen bu kurgu ülkenin bazı özellikleri yer alacak. Önce Ütopya’nın kısa bir özetini yapmak faydalı olabilir. Zaten bir konusu olmadığı için kitabın konusunu yazmak yeterli olacak.

Raphael isimli bir denizci (Coğrafi keşifler döneminde) beş yıl yaşayıp etkilendiği İran yakınlarındaki Polylerit’lerde gördüklerini yazara ve çevresindekilere anlatır. Anlattığı yer yepyeni bir toplum düzeni öngörmektedir. Kitapta bu fikirler tartışılır. Raphael’e itiraz edilir ve Raphael bu itirazlara cevap verir. Bu konuşmalar eski toplum düzeninde nelerin kötü olduğu ve Ütopya’da nelerin iyi olduğu hakkındadır.

Öncelikle Ütopya Raphael’i neden bu kadar etkilemiştir? Eski düzenin nesi vardır ki yeni bir düzene ihtiyaç vardır. Kitap eski düzenin kötü yanlarından bahisle başlar. Krallık yönetiminin doğası gereği halkın fakir kalmasını sağlamaya çalışacaktır.

Devlet paranın değerini verirken artırsın, alırken indirsin. Böylelikle kral hem borçlarını kolayca öder, hem de hazinesini hemen doldurur. Bir başkası, yalancıktan bir savaş ihtimalinden söz edip yeni bir vergi koyalım, der: Paralar toplandıktan sonra kral barıştan yana olduğunu söyler ve bu mutlu kararın kiliselerde büyük törenlerle kutlanmasını ister. Halk bayram eder, halkının kanı dökülmesin diye savaştan vazgeçen merhametli kralını göklere çıkarır. Bir başkası krala çok eskiden konmuş, ama unutulup gitmiş, küf tutmuş bir yasayı hatırlatır: Kimse bu yasayı bilmediği için herkes çiğnemektedir. Ona uygun olarak yeniden cezalar yerine getirilmeye başlandı mı, bir gelir kaynağı, hem de şerefli bir kaynak sağlandı demektir.

Bir başkası şöyle bir yolu daha kazançlı görür: Yüksekçe para cezaları isteyen yeni yasaklar çıkaralım; bu yasakların çoğu halkın yararına olsun. Kral bu yasaklardan çıkarlarına zarar gelecek kişilere büyük paralar karşılığı olarak kaçamak yolları versin. Böylece hem halkın duası kazanılır, hem de yasağı çiğneyenlerle yasaktan kurtulmak isteyen imtiyazlılardan bol bol para koparılır. İşin güzel yanı da şu ki, yasaktan kurtulmak isteyenlerden ne kadar çok para alınırsa kral o ölçüde halkın saygı ve sevgisini kazanır: Bakın, derler, ne kadar iyi yürekli bir kral: Sevdiği insanları korumuyor, halka zarar verme hakkını pek pahalıya satıyor onlara!

Monarşilerde Politika Ahlakı

Politika ahlakının ilkeleri şunlardır ve devleti yönetenler bunlarda anlaşmışlardır: ‘Bir ordu besleyen kralın ne kadar parası olsa azdır.’ ‘Kral, istese bile, haksızlık edemez.’ ‘Kral uyruklarının ve mallarının ortaksız sahibidir: Uyruklar herhangi bir şeyden, kralın keyfi istediği ölçüde yararlanabilir.’ ‘Halkın yoksulluğu kralın varlığını korur.’ ‘Zenginlik ve özgürlük devlete baş kaldırmaya, hor bakmaya götürür. Özgür ve zengin adam haksızlığa, zorbalığa kolay katlanamaz.’ ‘Yoksulluk ve açlık yürekleri çökertir, ruhları körletir, insanları acı çekmeye, köle olarak yaşamaya alıştırır: Öylesine ezer ki onları, boyunduruklarını sarsmaya güçleri kalmaz.’

Aristokrasi de bu bozuk düzenden sorumludur. Çünkü o eşitsizliğin kaynağıdır.

Halkın yoksulluğa düşmesinin baş nedeni aristokratların çokluğudur. Bu yararsız, bu bal vermez arılar başkalarının alın teriyle geçinmekte, topraklarında çalışanlardan daha fazla yararlanabilmek için onları derisine kadar yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedirler.

Toplum düzeni suçun en önemli nedenidir. İnsanları suça iten sistemin onları bu kadar sert cezalandırmasına itiraz vardır.

Hırsızların nasıl onar yirmişer şurada burada darağaçlarına asıldığını sevine sevine anlatıyordu: ‘Böyleyken ne iştir anlamıyorum,’ dedi; ‘sadece birkaç hırsız asılmaktan zor paçasını kurtardığı halde, bugün İngiltere’de yine de hırsızdan geçilmiyor.’

Böyle doymak bilmez cimrinin biri binlerce dönümlük yeri kuşatıveriyor. İçindeki namuslu çiftçileri evlerinden çıkarıyor: Kimini yalan dolanla, kimini zorla, kimini de türlü yollardan tedirgin edip yerlerini satmak zorunda bırakarak. Doyuracak karınları paralarından çok fazla olan bu köylüler (tarım çok kol isteyen bir iştir çünkü) çoluk çocukları, dulları, yetimleri, ana babaları ve torunlarıyla yollara düşerler. Doğdukları evden, karınlarını doyuran topraktan ağlayarak uzaklaşır zavallılar ve barınacak yer bulamazlar. O zaman kap kaçaklarını, pılılarını pırtılarım yok pahasına satarlar. Onlar da bitince ne kalır yapılacak: Çalmak ve Tanrı buyruğuyla asılmak.

Ütopya’da sert cezalar yerine daha makul cezalar önerilse de bugün bakıldığında kabul etmesi zor fikirlerdir.

İnsanları yönetmekte pek ileri gitmiş olan Romalıların ceza sistemini bilirsiniz. Onlar ağır suçluları süresiz köleliğe, taş ocaklarında, madenlerde zorla çalışmaya mahkum ederlerdi. Bu ceza yolu adaletle halkın yararını uzlaştırmış oluyor. Ütopya’da hırsızlığın ağırlaştırıcı nedenleri yoksa suçlu ne zindana atılır, ne zincire vurulur; serbest olarak çalıştırılır. Tembellik edeni ya da ayak direyeni dövmekle yetinirler.

Bütün mahkumlar giydikleri bir örnek elbisenin rengiyle hemen tanınırlar. Saçları toptan değil kulaklarının biraz üstüne kadar tıraş edilir. Kulaklarından biri de ucundan kesilir. Kölelerin birleşip devlete karşı gelmeleri de olacak şey değildir. Böyle bir işi başarabilmek için elebaşıların başka illerdeki köleleri de kazanmaları gerekir. Oysa bu yol da iyice kapalıdır. Toplanmaları, konuşmaları, hatta selamlaşmaları ölüm cezası getirecek.

Ütopya’nın Bazı Yasaları ve Uygulamaları

1- Ütopya’nın komşusu olan Makaria’da kral tahta oturduğu gün tanrıya kurbanlar keser ve hazinesinde hiçbir zaman bin altın lira ve o değerde gümüş paradan fazlasını bulundurmayacağına yemin eder. Bu geleneği, milyonlar biriktirmekten çok halkını rahat ettirmeye çalışan bir kral kurmuştu.

2- Ütopya’da bütün mallar mülkler ortaktır. Bir kişinin elde edebileceği toprak ve para sınırlandırılır. Özel mülk düşüncesini kökünden yok etmek için her on yılda bir ev değiştirirler ve herkesin oturacağı ev kura ile belli olur.

Malın mülkün kişisel bir hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez. Büyük çoğunluk yoksulluk içinde kıvranırken doymak bilmez bir avuç insana memleketin bütün zenginliklerini sömüren bir devlet mutlu olabilir derseniz o başka. Orada herkes türlü yollarla kazanabildiği kadar kazanmakta haklı görür kendini ve ulusun zenginliği ne kadar büyük olursa olsun, eninde sonunda başkalarının yoksulluğuna göz yumacak küçük bir azınlığın eline geçer.

3- Ütopya’da yasalar sayıca çok azdır. Başka yerlerde binlerce yasa çıkarılır yine de ne herkes ev sahibi olur, ne kimsenin mülkü korunabilir, ne de başkasınınkinden kolayca ayrılabilir. Her gün sürüyle açılan ve bir türlü bitmek bilmeyen davalara bakın.

4- Bir Utopia şehrini bilen, hepsini bilir. Çünkü, bölge özellikleri dışında, bütün şehirler birbirine benzer. Kendi başına şehrinin sınırlarını aşan kimse suçlu sayılır. Elinde başkanın izin kâğıdı yoksa bir kaçak olarak geri getirilir ve ağır cezaya çarptırılır. Hatta suçu yeniden işlerse, özgürlüğünü yitirir.

5- Kurultay ve büyük halk toplantıları dışında, bir araya gelip memleket işlerini konuşmak ölümle cezalandırılan bir suçtur. Bu da, başkanla tranibore’lerin kolayca bir araya gelip, halkı zorbaca yasalarla ezmeye ve rejimi değiştirmeye kalkışmalarını önlemek için olsa gerektir.

6- Yirmi dört saatin yalnız altı saati işe ayrılmıştır: Üç saat öğleden önce yemeğe kadar; üç saat de, iki saatlik dinlenmeden sonra, akşam yemeğine kadar.

7- Ütopya’lılar özgür yurttaşlarına hayvan kestirmezler. Çünkü hayvan öldüre öldüre, insan huyunun en tatlı yanı olan acıma duygusunun, yavaş yavaş körleşip yok olacağını düşünürler.

8- Evlenemeyecek kadar küçük olan bütün kız ve erkek çocuklar sofrada hizmet ederler. Eğer bunu yapamayacak yaşta iseler, uslu uslu sofranın çevresinde ayakta dururlar. Sofradan kendilerine verilenleri yerler. Bunun dışında, ayrıca bir yemek saatleri yoktur onların. Çocukların ve gençlerin eğitimi ve öğretimi rahiplere bırakılmıştır. Okul kendilerine bilimden çok erdem ve ahlak vermeye çalışır.

9- Ütopya’da ne meyhane vardır, ne zina yeri, ne baştan çıkma fırsatı, ne de gizli kapaklı toplantı yeri. Herkes her an herkesin gözü önündedir; memleketin yasalarına ve törelerine göre çalışmak ve dinlenip eğlenmek zorundadır.

10- Ütopya’da altın ve gümüş değersizdir. Ticaret aracı olarak kullanılmaz. İnsanlar kaba saba ve bir örnek giyinirler.

11- Birisi çaresiz, dayanılmaz bir hastalığa yakalanırsa ölüme razı olması için, hastaya öğütler verilir. Böylece hasta yüreklenerek, bir zindan, bir işkence olan belalı hayatından, ya kendi eliyle kurtulur, ya da başka birisinin bu işi yapmasına bile bile katlanır. Rahiplerle yöneticiler kurulunun iznini almadan kendini öldüren ise, gömülme ya da yakılma haklarını yitirir. Ölüsünü pis bir bataklığa atıverirler.

12- Kadınlar on sekiz yaşından, erkekler yirmi iki yaşından önce evlenemezler. Ütopya’da ancak ölüm son verir evliliğe. Ama karı-koca birbirini aldatırsa, ya da eşlerden biri dayanılmayacak kadar huysuzsa, durum değişir. Böyle bir derde düşen evliler, yöneticiler kurulunun izniyle, eski eşlerini bırakıp, bir yenisini alabilirler. Ama suçlu olan eş, hem ömrünün sonuna kadar rezil olur herkesin gözünde, hem de bir daha hiç evlenemez.

13- Ağır suçlar genel olarak kölelikle cezalandırılır. Utopia’lılara göre, böylelerini çarçabuk öldürüp ortadan kaldırmaktansa, bu yolu seçmek, hem suçlulara daha uygun bir ceza, hem de topluma daha yararlıdır.

14- Ütopya’da kötü bir şey yapmaya niyetlenen, bu kötülüğü gerçekten yapmış kadar tehlikeye girer. Çünkü Utopia’lılara göre, bir suçu tasarlamak, o suçu işlemekten farksızdır. Kötülük yapmak isteyen, sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapamamışsa, niçin suçlu sayılmasın?

15- Ütopya’da ne yoksula rastlanır ne dilenciye. Kimsenin hiçbir şeyi olmadığı halde, herkes zengindir.

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

Haftanın Kitap Önerisi: “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” Etienne de La Boétie

Happy World Book Day! (1).png

 

“Nasıl olurda çoğunluk tek bir kişiye boyun eğer, yalnızca boyun eğmekle kalmaz hizmet eder, yalnızca hizmet etmekle kalmaz ona hizmet etmeyi ister?” Etienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Etienne de La Boétie, bu kitabı ile siyasal düşünce tarihine yeni bir bakış açısı getirmiştir. İktidar ve yönetilen ilişkilerine bir siyaset olgusu getiren yazar Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev ile bir hegemonyayı, onu oluşturan dinamikleri, bu hegemonyayı oluşturan kitlenin zaman içerisinde nasıl bir değişime uğradığını anlatır. La Boétie’nin daha 18 yaşındayken yazdığı bu kitapta verilen örneklere günümüzde bile rastlanmaktadır. La Boétie’ye göre iktidar bir heykeldir, halk da bu heykeli taşıyan kaide. Ancak halk bugünün farkında değildir ve sürekli olarak iktidarın altında kalmaktadır. Ünlü Fransız düşünürü Montaigne’e göre La Boétie’ye çağımızın en büyük insanıdır.

 

Semanur ULU*

Siyasal iktidar nasıl olmalıdır ve nedir sorusu arasında tercihini bundan beş yüz yıl önce ikincisinden yana kullanan Machiavelli bu kararı sayesinde modern siyaset biliminin kurucusu unvanının da sahibi olmuştur. Ondan kırk yıl sonra ortaya çıkan bir isim olan Etienne de La Boétie bu tercihinde onu takip etti. Zira onun sağlığında basılmayan Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev adlı eseri olması gereken siyasal iktidarı değil siyasal iktidarın ne olduğunu ve nasıl pratiğe döküldüğünü inceliyor. La Boétie 1530 yılında Fransa’da kostüm soylusu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Daha sonra Orléans Üniversitesinde hukuk öğrenimi görerek 1554’te Bordeaux Parlementosu’nda danışman olarak göreve başlamıştır. Bordeaux La Boétie’nin dönemin ünlü düşünürlerinden Montaigne ile tanıştığı yerdir. La Boétie otuz üç yaşına girmeden 1563 yılında ölmüştür. Montaigne el yazmasına sahip olduğu “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”i “Denemeler” adlı yapıtında kullanmak istese de kitabı Huguenotların bir şekilde ele geçirip yayımlamasıyla bu isteğinden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Kitap monarkomaklardan başlayarak pek çok radikal akım tarafından dönem dönem ortaya çıkarılmış ve militanlara el kitabı olarak okutulmuştur. Bu kitabın adeta özgürlüğün manifestosu gibi algılanarak bu denli rağbet görmesinin pek çok nedeni var. Ancak hem dönemine hem de içinde bulunduğumuz döneme göre oldukça radikal düşünceler dile getirmesi onu cazip kılan başlıca etken olabilir.

Eserin merkezinde siyasal iktidar meselesi konumlanmış durumda. La Boétie siyasal iktidar deyimini hiç kullanmasa da onun güç ve gönüllü kulluk arasında kurduğu bağdan kast ettiği şeyin siyasal iktidar olduğunu anlıyoruz.[1] Hatta biraz daha ileriye gidersek onun siyasal iktidar derken o günlerde Fransa’da belirmeye başlayan modern devlet olgusunu kast ettiğini de söyleyebiliriz. Eserin temelinde her türlü siyasal iktidarın kötü olduğu ve biçimce nasıl olursa olsun özce hepsinin tiranlık olduğu fikri yer alıyor. Siyasal iktidar denilen şey halkı yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayırdığı gibi onu bir hükmetme-boyun eğme ilişkisi içine sokuyor. Ancak hükmetme ve boyun eğme ilişkisi siyasal iktidarın kurulması için elzem olmakla beraber onu devam ettirebilecek niteliği haiz değildir. Siyasal iktidar devam edebilmesini ikinci aşama olan buyurma-onama ilişkisine borçludur. Yani yönetilenler yönetenlerce yapılan eylemleri ve alınan kararları onadıkça siyasal iktidar devam edecektir. Oysa La Boétie’ye göre insanın doğası özgürlüktür. Özgür olarak doğan insan bu özgürlüğünü korumak ister. Ama insanlar kendilerine öyle yabancılaşmıştır ki artık özgürlüğü hatırlamaz bile. Peki ona göre bu kötülüğün yani siyasal iktidarın kökeninde ne vardır? Ne olmuştur da insanlar doğalarını terk ederek siyasal iktidarı tercih yahut icat etmişlerdir. Buna net bir cevap vermez La Boétie bunun bir kaza olduğunu söyleyerek iddiasının bu bölümünü karanlık bırakır. Ancak bildiği bir şey vardır o da siyasal iktidarı onun deyişiyle gönüllü kulluğu var eden neden insanın çeşitli şekillerde ikinci bir doğa kazanmasıdır. İnsan birinci doğasını koruyamamıştır. Onun koruyamadığı doğasının yerine ise alışkanlık ve eğitim yoluyla ikinci bir doğa konulmuştur. Bu ikinci doğa köleliktir. İkinci doğayı insanlara kazandıran güç/iktidar bu kadarla kalmaz. Halka doğasını sevdirmek için onu hegemonize eder. Böylece gönüllü kulluk eden insanlar adeta özgürlüğü için savaşırmış gibi siyasal iktidar için canını seve seve feda eder. Ancak siyasal iktidarın sürmesi için bu gönüllüğü kulluğun sürekli yeniden üretilmesi gerekir. Bu yüzden de tiranlar insanlara gönüllü kulluğu sevdirecek bazı yöntemler izlerler. Mehmet Ali Ağaoğulları eserde bahsedilen üç yöntem olduğunu belirtir ve bunları şöyle sıralar:

  • Halkın zevk ve eğlenceye düşürülmesi. Boş şeylerle uğraşmasının sağlanması: bu şekilde yaşamaya alışan insanlar siyasal iktidar nasıl olmasını istiyorsa öyle olurlar. Onlar bu şekilde meşgul edildikçe edilgen ve efemine bir hal alırlar. La Boetie buna örnek olarak Lidya’nın başkenti Sardes’i ele geçiren Kyros’u gösterir. O kendisine karşı ayaklanan halkı öldürmek ve şehri yakıp yıkmak yerine şehirde genelevler, tavernalar ve eğlence mekânları kurulması ve kent sakinlerinin bunları kullanması doğrultusunda emir verir. Böylece Sardes garnizonu rahata erişir.[2] Daha yakın dönemden buna örnek olarak Portekizli diktatör Salazar’ın halkı oyalamak için başvurduğu “3F” yani “Fado, Futbol, Fiesta” politikası gösterilebilir.
  • İktidarın paternalist-popülist politikalar izlemesi ve halka belli maddi çıkarlar sağlaması: Romalı tiranların “her şeyden çok midesinin zevkine önem verip kendini koyuveren bu ayak takımını aldatmak için sık sık” askeri birliklere ziyafet çektiğini söyleyen La Boétie bunlardan en zekisinin bile özgürlük için bir tas çorbayı terk etmediğini de ekler.[3] Oysa yazara göre bu bir lütuf değildir. La Boétie’nin görüşü meşhur bir Türk deyimini anımsatacak niteliktedir. Ona göre tiran hakkı olmadan kepçeyle aldığını kaşıkla geri vermektedir. Günümüzde de paternalist-popülist politikaların pabucu dama atılmış değildir. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Asya’dan Avrupa’ya dünyanın pek çok yerinde hala siyasal partileri iktidara taşıyan söylemler paternalist ve popülist söylemlerdir. Üstelik La Boétie döneminde de muhtemelen var olan ama adı henüz konmamış “clientalism” belası da bu başlık altında ele alınabilir. Nihayetinde halkın kısa vadedeki çıkarları uğruna özgürlüklerinden vazgeçtiklerini iddia eder La Boétie. La Boétie’nin gönüllü kulluk dediği ve I. Kant’ın ergin olmayış hali diye nitelendirdiği bu durumu İskender Öksüz de zekâ seviyesinin düşüklüğü ile açıklamaktadır.[4]Nitekim kısa vadeli çıkarlar somut oysa uzun vadeli çıkarlar soyuttur. Bugün için makarna ile karnının doyması, ısınmak somut, bundan birkaç kuşak sonraki nesillere özgürce yaşayabilecekleri, ihtiyaçlarını karşılama sıkıntısı çekmeyecekleri bir ülke bırakma amacı soyuttur. Soyutların kavranabilmesi için belirli bir zekâ seviyesi şarttır.
  • Halk kültürünün cehaleti yaygınlaştırıcı bir nitelik taşıması: Tiranlar karşılarındaki en büyük tehdidin bilgelik olduğunu bilirler ve bu yüzden cehaleti bilgeliğe yeğlerler. Bilgiyi de kendi amaçlarına hizmet edebilir hüviyette tutabilmek için kendi yandaşı olan aydınlardan yararlanırlar. Burada La Boétie döneminin en güçlü devletlerinden biri olan Osmanlı’ya değinerek şöyle der: “Büyük Türk**, her şeyden çok kitap ve doktrinlerin, insanların kendilerini tanımalarına ve tiranlıktan nefret etmelerine yardımcı olduğunu çok iyi anlamıştır. Topraklarında, onun istemediğinden fazla bilge kişinin bulunmadığını duydum.”[5] Halkı cehalete itekleyen en önemli etmen olarak -hiçbir zaman “kilise” kelimesini kullanmasa da- hurafeleri yayan din adamlarını sayar ve bunları iktidarla beraber iş tutmakla suçlar. [6]

La Boétie herkesten farksız iki gözü, iki eli, iki kulağı olduğunu söylediği tirana insanların kendilerini ezmesi için sağladığı üstünlükten bahseder ve bu iddiasını şöyle açıklar:

“Eğer siz vermediyseniz sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nereden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinizde nasıl iktidarı olabilir? Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebilir? Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz o ne yapabilir?”[7]

La Boétie’nin dile getirdiği soru bir bakıma da tiranın tek başına bu kadar kişiyi nasıl yönettiğidir. Burada devreye devlet aygıtı girer. Machiavelli’den tamamen farklı bir fikir öne sürerek tiranın hükmetme gücünün onun kişisel yeteneğinden değil arkasındaki devlet aygıtından kaynaklandığını söyler.[8] Tiran heykelse devlet aygıtı onun mermer kaidesidir. Bu kaide de ona itaat edenlerce ayakta tutulur. Devlet erki itaat ilişkilerini piramit şeklinde örerek tüm topluma yayar.[9] Bu piramidin tepesinde tiran bulunur. Onun altında sırasıyla tiranın yardakçıları ve halk yer alır.

Herkes kendini tiranla özdeşleştirir ve bir başkası üzerinde iktidar kurabilmek için üzerinde iktidar kurulmasına razı olur. Böylece pek çok küçük tiran çıkar ortaya.

Günümüzde de La Boétie’nin bahsettiği siyasal iktidarın ve itaat ilişkilerinin modern biçimiyle karşı karşıyayız. Tıpkı onun söylediği gibi “birlik” masalıyla “bir”liğimizi kaybediyoruz. Ne kadar allanıp pullansa da, makyaj yapılsa da siyasal iktidar özce aynıdır. Üstelik La Boétie karamsar bir düşünürdür. Bu bataklıktan kurtuluşun mümkün olmadığını, devlet bir kez kuruldu mu artık devletsiz olunamayacağını söyler. Özgürlükten elden bir kez kaçtı mı bir daha dönmeyecek bir kuş gibi bahseder. Burada akla bazı sorular düşer, düşmelidir de. Çünkü insanı yaşatan umuttur. Hala yaşıyorsak ve yaşamak azmindeysek sorulması gereken sorular var. Bu kadar karamsar olunmalı mıdır? Devletin varlığı ikinci bir doğayla açıklanmak zorunda mıdır ve bu aygıta tapınma derecesinde bağlılıktan kurtulmak gerçekten de imkansız mıdır? Tanrı’nın sözünün ve Türk’ün töresinin tüm bağlılıkların önünde olması ve gerçek özgürlüğe yalnızca Tanrı’ya imanla ulaşılması bir hayalden mi ibarettir?

Dipnotlar

* Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, Lisans Öğrencisi, ulusemanur@gmail.com

[1] Etienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Çev. Ve Yorum: Mehmet Ali Ağaoğulları, İmge Kitabevi, 4. Baskı, Ankara, 2014, s. 69

[2] A.g.e , s.43-44

[3] A.g.e. , s.45

[4] İskender Öksüz, Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler, Panama Yayınları, 2017

** Osmanlı padişahı

[5] La Boétie, A.g.e. s. 39

[6] A.g.e. , s. 101-104

[7] A.g.e. , s. 25

[8] A.g.e. , s. 111

[9] A.g.e.

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

Gayrimenkul Danışmanlarının “Hızlı ve Yavaş Düşünmek” Kitabından Öğreneceği Çok Şey Var!

Happy World Book Day!

 

Nobel Ekonomi Ödüllü yazar Daniel Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme isimli kitabı (kitap 2011 yılının New York Times en iyi satanları arasındaydı) insanın kendisine sunulan bilgiyi nasıl algıladığına dair değerli çıkarımları ele alıyor.

Bilişsel psikoloji alanı geniş skalalı bir konudur. Çünkü içinde insanın en gizemli işlevi yatar; düşünmek! Bu konuda biraz daha bilgi sahibi olmak gayrimenkul danışmanlarını bir adım ileriye taşıyacaktır. “Neden bu şekilde tepki aldım?” veya “O kadar güzel sunum yapmıştım, neden kabul görmedi?” gibi sorular aklınızı kurcalıyorsa yazının devamını okumak size büyük fayda sağlayacaktır.

Kafamızdaki Sistemler…

Kahnemann, verdiğimiz kararların son derece rasyonel ve mantıklı olmadığını savunur. O da ne? Yoksa siz bu durumu kabul etmiyor musunuz? Ancak yapılan araştırmalar hiç de öyle olmadığını ispatlar niteliktedir.

Kahneman’a göre beynimizin iki sistemden oluştuğu var sayılır.

Sistem 1; çok hızlı kararlar alan, Sistem 2; var olan verileri daha dikkatli inceleyen, yavaş çalışan ve hesap yapma konusunda işlerliği olan bir sistemdir. Bu iki sistem hayatımızda verdiğimiz kararları ve sergilediğimiz davranışları etkilemektedir. Sistem 1’in daha sezgisel olması kısa yoldan yargıya varmamızı sağlar. Hiç düşünmeden kısa sürede kararlar almamıza ön ayak olur. Günlük işlerimizde sık sık yaptığımız eylemler Sistem 1’in ürünüdür. Sistem 2’de analiz yapar, ölçer biçer ve zor kararlar veririz. Aldığımız kararların sonucunda genelde yorgun ve bitkin hissetmemizin nedeni Sistem 2’ye yoğun bir şekilde enerji harcamamızdır.

Müşteriler bir gayrimenkul satın almak istediklerinde sürekli iş birliğinde oldukları danışmanlarla çalışmayı tercih ediyorsa Sistem 1 ile karar veriyor demektir. Çünkü belli kişiye veya firmaya bağlı kalmak sadakatle ilgilidir, sadık olmak genelde farklı ve yeni denemelerden kaçınmayı gerektirir. Piyasadaki en güçlü firmalar Sistem 1’e odaklı çalışmalarını yürütürler; kazanılmış aidiyet duygusu zor değiştirilen bir karardır.

Müşterilerin gayrimenkul piyasasında yeni duyulan firmalar veya danışmanlarla çalışması için Sistem 2 ile düşünmelerini sağlamak gerekir. Müşterinin diğer firma veya danışmanlarla çalışmayı bırakması için Sistem 2’nin devreye girmesi gerekir.

Genel İstatistiklere Güvenmekten Kaçının

İstatistiklere aşırı şekilde bağlı kalmaktan kaçınmak gereklidir. Kitapta Kahnemann, önemli olan bir başka konudan da bahsetmektedir; küçük sayıların kanunu. İstatistik biliminin amacı basit tabirle eldeki verileri derleyip, bu verileri yorumlayıp sonuçlar doğrultusunda yargılara varmaktır. Ancak üstünde pek durulmadığı takdirde istatistiklerden yanlış ve yanıltıcı sonuçlar çıkarmak olasıdır. Kitapta verilen aşağıdaki alıntıya bir göz atalım:

… Gündelik hayatta mücadele ettiğimiz birçok istatistiksel durum inançlarımızı veya bireysel deneyimlerimizce şekillenen inançlarımızı değiştirmeyecektir. Diğer yandan, şaşırtıcı kişisel olaylar daha güçlü etkilere ve daha etkin uygulamalara yol açar.

Verdiğimiz kararların pişmanlık uyandırması kısa süreli düşünce sistemimize (Sistem 1) dayanıyorsa yavaş düşünme (Sistem 2) konusunda kendimizi geliştirmemiz gereklidir. Müşterilerin sezgisel hareketlerini de hesaba katıp Sistem 2 üzerinden düşünmeye yöneltmek için daha açık ve güvenilir olmakta fayda vardır. Sadakat düşüncesinden hareketle çelişkiye düşen insanların güvenini zedelemek onların daha çok kararlarına bağlı olmasına etki edebilecek riskli bir durumdur.

Kehanet Yanılgısı

Herhangi bir olayın sonucunda karmaşık ve bilinmez olan durumlar için düşünce sistemimiz kendince formül oluşturur. “X firma veya Y danışman … alanında çalışmalar yaptığı için başarılı ve güvenilir” tarzında çıkarımlarda bulunmak yanılgıya sebep olabilir. Kehanet açıklamaları her koşulda doğru sonuçları vermeyebilir. Müşterileri etkilemek adına ön yargılardan bağımsız tutarlı çalışmalar sergilemek bu yanılgıyı kırmaya küçük de olsa katkı sağlayacaktır.

Medyanın Aldatıcı Hikayeleri

Herhangi bir olayın düzgün ve mükemmel aktarılması onun gerçek olduğu anlamına gelmez. Hikayeler anlatılırken gerçeklikten uzaklaşmak insanların hatalarından biridir ve bir şeyleri örtbas etmek, anlatılanları güzel kılmak için bir yol olarak görülür. Yapılan bu hatanın aslında bir hikaye oluşturma aşamasında tutarlı olmasından çok güçlü etkisinin olması önemli sayılıyor.

Medya, kendi sektöründe ses getirmek için çoğunlukla farklı gerçekleri birleştirip bir hikaye oluşturmaya çalışır. Medyanın çarpıtmaları dramatikleşerek aldatmaca yoluna gider. Örneğin ABD’de yapılan bir araştırmada kasırgaların astımdan daha çok ölüme yol açtığı düşünülüyordu. Durum tahmin edeceğiniz gibi tam tersiydi ve astım, kasırgadan 20 kat daha fazla insan öldürme gücüne sahipti.

Peki burada bizim algımız neden hatalı? Cevap şu ki; medyanın etkisi. İyi hikayeler ve sansasyon haberler oluşturma yoluna giden medyanın aldatıcı etkisi çok yüksek. Bundan kaçmak için şüpheyle haberlere bakmalı, tv izlerken “acaba?” sorusunu sürekli gündeme getirmeliyiz. Dünya yeterince karmaşık iken bilgi karmaşıklığına girmek, umutsuzluk ve yanılgı oranımızı arttırır.

Pazarlama yaparken de durum tam olarak böyle. Yanlış veya şişirilmiş medya haberlerine kendini inandırmış onlarca müşteriye satış yapmak imkansız hal alıyor. Sizin burada uğraşmanız gereken sorun, medyanın yanlış algı yaratmasına karşı doğru ve güncel bilgileri müşteriye benimsetmedir. İnsanların yargıları kolaylıkla değişmeyeceği için ikna kabiliyetinizde biraz daha stratejik davranmanız gerekir. Başarılı pazarlama için gündemden haberiniz olmasına özen gösterin ki müşteride uyandıracağınız etki kalıcı olsun.

Çapa Etkisi

Kahnemann, insanların beklentilerini önceki uyaranların etkisine maruz bırakarak “sabitlemenin üzerindeki etkileri” araştırdı. Çapa etkisine benzer bir sonuca varan Kahnemann, aktarıma maruz kalan insanların vermiş olduğu tepkiler tamamen mantıksız dahi olsa beklentilerine paralel olarak gerçekleşmiş olduğu sonucuna ulaştı.

Bu ne demek oluyor? Kısaca bir örnek üzerinden açıklayalım. Örneğin bir gayrimenkul alıcısı listelenen fiyatlarla karşılaştığında sonraki tepkilerini bu çapalanma çerçevesinde geliştirir. Sizin sunmuş olduğunuz fiyat kendisinin zihnine kodladığı listenin üstündeyse onu ikna etmeniz zorlaşır. Çünkü daha önce karşılaşmadığı bu meblağ ona ütopik gelir. Sizin sağladığınız hizmetin kalitesi veya güncel piyasa koşulları müşterinin pek fazla düşünmediği şeylerdendir.

Peki çapa etkisini nasıl ortadan kaldırırsınız?

Çapalama demek bir nevi ön yargıdır ve kolaylıkla değişmez. Siz işinizde profesyonel olduğunuzu düşünüyorsanız çapayı kaldırmak zorundasınız. Bu çapanın etkisini yıkmak için müşteriye karşı bir hakimiyet kurmanız gerekir. Müşteriye direkt karşı çıkmak yerine onlara kendi zorlu pazarlama süreçlerinizden bahsedin. Örneğin bir emlakta alacağınız komisyonun sadece size ait olmadığına müşteriyi inandırırsanız sizin için daha uyumlu sonuçlara ulaşırsınız.

Şu anda “En tanınmış” olmayabilirsiniz. Bu durumu değiştirmek için tüketici davranışlarıyla ilgili olmanız ve Sistem 2’yi önceleyen yaklaşımlarınız olması gerekebilir. En yavaş yöntem en sağlıklı ve doğru yöntemdir!

 

kaynak : http://www.ozetkitap.com/portfolio/items/hizli-dusunmek-yavas-dusunmek/

 

Kitap Özeti : hizli_dusunmek_pdf 

 

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

 

 

Haftanın Kitap Önerisi: Eğitimde Finlandiya Modeli

eğitimdefinlandiyamodeli.jpg

 

 

Yeni bir eğitim- öğretim dönemi başladı. Bu yılda okullarda, öğretmenler arasında, pek çok kongre, zirve, konferans ve sempozyumda mutlaka Finlandiya eğitim sisteminden dem vurulacaktır. Finlandiya’da, ödev yok, sınav hiç yok, en iyi en başarılı öğretmenler seçiliyor, ders sayısı çok az ve hatta derslerde kaldırıldı konu bazlı sisteme geçildi gibi pek çoğu şehir efsanesine dönüşen konuyla ilgili Eğitimde Finlandiya Modeli kitabını okuduğunuzda aslında gerçeklerin pek de öyle olmadığını anlayacaksınız. Küçük bir kuzey ülkesini eğitimde zirveye taşıyan temel ilkeler ve uygulamaların altında yatan felsefeyi ortaya koyan kitap her okul yöneticisinin ve öğretmenin kütüphanesinde bulunmalı.

Finlandiyalı bir eğitimci, Harvard Üniversitesi akademisyeni ve yazar Pasi Sahlberg’in geçtiğimiz ilkbaharda ülkemizde yayınlanan kitabı, Eğitimde Finlandiya Modeli pek çok soruya yanıt veriyor. Birkaç yıl önce bir konferansta dinleme fırsatı bulduğum Pasi Sahlberg’le ve Finlandiya eğitim sistemine dair aklıma yer ettiğim şunlar olmuştu: Basit ve sadelik, az laf çok iş, az çoktur. Bir de bizimle paylaştığı babaannesinin sözü“Sadece ölü balıklar akıntıyla aynı yönde yüzer. Akıntıyla yüzüyorsanız ölmüşşünüz demektir’’. Pasi Sahlberg, Finlandiya eğitim sisteminin gelişim sürecini anlattığı o konuşmasını şu cümle ile tamamlamıştı. “Biz Finliler çok konuşmayız; toplantılar, komisyonlar, çalışma grupları kurmayız; karar verir ve yaparız” .       O günden beri Fin eğitim sisteminin alametifarikasının bu çerçevede olduğunu düşünüyorum.

Eğitimde Bir Finlandiya Modeli kitabında bütün meselenin eğitim liderliği kültüründe olduğunu belirten Sahlberg, ‘’en iyi liderler, aynı zamanda en iyi öğrencilerdir. Eğer liderler öğrenemezse, yönettikleri kurumlardaki öğrenme süreçleri de muhtemelen başarısızlığa uğrar. Öğrenmekten asla vazgeçmeyen liderler başarısızlığa uğramanın ne olduğunu bilir, hatalardan ders çıkarır ve deneyimlerden faydalanarak yaptıkları işte sürekli daha iyi olmaya çalışırlar” diyor. Bu noktada eğitim liderlerimize soralım. En son ne öğrendiniz?

Artık ‘’inovasyon yolunda reform ‘’ yerine ‘’Daha iyi uygulama yoluyla gelişmeye odaklanılmalı…savını ortaya koyan Pasi Sahlberg’in, Eğitimde Finlandiya Modeli kitabında birer öneri mahiyetinde sunduğu dört fikri ise şöyle:

  1. Sağlam bir öğrenme deneyimi için düzenli teneffüs ve fiziksel aktivite kritik önemdedir.
  2. Eğitim alanında yapılacak kapsamlı değişiklikler için küçük veri, büyük veriye kıyasla genelde çok daha etkili bir araçtır.
  3. Eğitim kazanımlarını daha nitelikli kılmanın yolu hakkaniyeti sağlamaktan geçer.
  4. Finlandiya eğitim sistemine dair uydurma bilgiler ve şehir efsaneleri, daha iyi bir eğitim sistemi kurma yolunda verilen çabaları akamete (başarısızlık, sonuçsuzluk, verimsizlik) uğratabilir.

Birbirimizden öğrenmenin ve işbirliğinin değerinin vurgulandığı şu cümleler ise aslında ülkemiz eğitim sistemimizde başlamamız gereken ilk adımı gösteriyor sanki.

Kabuğunuza çekilmeyin

Okullara ilişkin meselelerde profesyonelliği pekiştirme ve işbirliğinden beslenen bir kültürü okullarda yeşertme ihtiyacına yanıt olması amacıyla yazılan bu kitap, bir öğretmenin başka bir öğretmenden, bir okulun başka bir okuldan, bir kentin başka bir kentten ve bir ülkenin başka ülkeden öğreneceği olduğunu savunuyor. Geçmişte uygulanmış en iyi fikirler ile bugünün fırsatlarını ve bir gelecek tasavvurunu harmanlanmayı öneriyor bir de. İster küçük bir okul veya kent ölçeğinde olsun, isterse ülke çapınca; Finlandiya’daki eğitim faaliyetlerine yön veren temel ilke, somut bulgular ile hikayeleri – başka bir ifadeyle büyük veri ile küçük – dengelemektir. Başka okulların idarecilerinin hikayelerini dinlemek, kendi okulunuzda atmanız gereken adımları görmenizi kolaylaştırabilir’’.

Finlandiya, işbirliği, profesyonelliğe, ortak amaca, hedef odaklı stratejiye, uzun vadeli uygulamaya ve kamu politikalarının eş güdümüne dayanan bir okul kültürünü yaygınlaştırarak iyi işleyen bir eğitim sistemi kurmaya başardılar. Bununla birlikte Pasi Sahlberg diyor ki, ‘’Bu kitapta yer alan fikirleri uygulayarak yolunuza devam ederken unutmanız gereken bir şey var. Eğitim alanında yapılacak değişiklikleri aceleye getirirseniz, her şeyi berbat edersiniz’’.

Pasi Sahlberg’in, Metrolpolis yayıncılıktan, Cansen Mavituna’ın çevirisiyle çıkan Eğitimde Finlandiya Modeli kitabı pek çok eğitimciye katkı sağlayacaktır. Umuyorum ki, Sahlberg’in, Finnish Lessons 2.0 kitabı da yakın zamanda Türkçe yayınlanır.

Erişilebilir nitelikli ve adil bir eğitim için atılacak adımları bunu tecrübe etmiş bir ülkeden öğrenmek isteyenler bu kitap sizin için…

Bu yazım 17.09.2018 tarihinde Eğitimpedia‘ da yayınlanmıştır.

Bu kitabı, insanların okumasını sağlayan ve de Hayvan Ambulansı ve Tedavisi sistemini finanse edebilecek Kitap Koala ‘dan temin edebilirsiniz.

 

 

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitabı: Adam Grant’ın Orijinaller!

indir (1)

 

Bugünlerde hem eğlenceli hem ilginç bir kitap okumak isterseniz size, Adam Grant’ın Orijinaller kitabını öneririm. Wharton İşletme Okulu’nun başarılı öğretim üyelerinden, ödüllü araştırmacı Adam Grant, başarıyı yorumlama açısından bakış açısı sunan kitabında, psikologların başarıya giden iki yol olduğunu keşfettiğinin altını çiziyor: Konformizm ve orijinallik.

Adam Grant, Modus Kitaptan, Barış Emre Alkım çevirisiyle çıkan kitabında bugün hayatımızın içinde olan marka ve şirketlerin (Facebook, Google, Microsoft vb.) nasıl orjinal fikirler ürettiğini ve yaratıcılığın nasıl devam ettirilebileceğini ilgi çekici örneklerle anlatıyor. Adam Grant, Orijinaller kitabında, tıpkı Vermek ve Almak kitabında olduğu gibi olayları düşünmediğimiz açılardan ele alıp, belki de hiç aklıma gelemeyen yollardan nasıl çözüme ulaşabileceğini farketmemizi sağlıyor.

Adam Grant, pür dikkat dinlediğimiz başarı öykülerinin altındaki efsaneleri çürüterek, kök salmış inançlara kafa tutarak, büyük değişim aktörleri arasında ortak noktalar bularak sadece dünyadaki yerimize değil, dünyayı altüst etme potansiyelimize ilişkin etkileyici, yeni bir bakış açısı sunuyor.

Grant özetle şunu söylüyor: “Ey ahali! Konformistler hep aynı yolu yürür. Orijinallik ise az yürünmüş yoldan geçer.”

Kitaptan, orijinalliği anlatan bölümden aşağıdaki satırları paylaşıyorum.

‘’….Benim tanımıma göre orijinallik, belli bir alanda nispeten sıra dışı olan bir fikri tanıtma, ilerletme ve geliştirme potansiyelini kapsar. Orijinallik, yaratıcılıktan, yani hem yeni hem de yararlı bir kavram üretmekten çıkar. Çıkar, ama orada kalmaz. Orijinal insanlar inisiyatifi ele alıp hayallerini gerçekliğe dönüştürenlerdir.

Dünyadaki yaratıcılığı körükleyen, değişimin başını çeken orijinal bireylere hayranlık beslerken hep onların bizden farklı olduğunu fark ederiz. Nasıl ki bazı şanslı insanlar kendilerini  kanser, obezite, ya da HIV gibi hastalıklara dirençli kılan genetik mutasyonlarla dünyaya geldiyse, büyük yaratıcıların da risk almaya karşı biyolojik bir bağışıklığı olduğunu sanırız. Onlar doğarı gereği belirsizliğe kucak açarlar, toplumdan kabul görmeyi umursamazlar; bizlerden farklı olarak, topluma ayak uydurmamanın bedeline kafa yormaları gerekmez. Korkudan, reddedilmekten ya da alaya alınmaktan etkilenmeyen birer put kırıcı, asi, devrimci, sorun çıkarıcı, başına buyruk muhalif olmak üzere programlanmışlardır’’…

İşin özü, Adam Grant, orijinal olmayı yeni bir iş kuran veya alanında fark yaratan kişilerin sahip olduğu bir özellik olarak tanımlıyor Aynı zamanda bazı noktalarda bakış açımızı değiştirdiğimizde de geliştirebileceğimiz bir özellik. Grant, kitap boyunca nasıl bir bakış açısının bize orijinal olabilme becerisi kazandıracağının ipuçlarını veriyor.

Orjinalliğinizi geliştirmekle ya da başkalarına aşılamakla ilgileniyorsanız, kitapta atabileceğiniz birkaç adıma yer verilmiş.

Bireysel Eylemler: Orijinal Fikirleri Üretmek ve Tanıyabilmek.

 

  • Mutlak değil, duruma göre düşünün.
  • Ürettiğiniz fikirlerin sayısını üçe katlayın.
  • Kendinizi yabancı bir ortamın içine bırakın.
  • Stratejik ertelemek yapın.
  • Beyin fırtısını bırakıp beyin yazımına başlayın.
  • Fikirlerinizi daha tanıdık hale getirin.
  • Fikirlerinizi yeni bir kitleyle buluşturun.
  • Dikkatinizi fikrinizi desteklememe nedenlerine yoğunlaştırın.
  • En cüretkar fikrinizi Truva atına bindirin, sonra çığa çıkarmak için doğru anı kollayın.
  • İnsanların kişiliklerine, değerlerine hitap edin.
  • Bir yenilik turnuvası düzenleyin.
  • Şirketi batırın.
  • Farklı departmanlardan çalışanları fikirlerini sunmaya davet edin.
  • Zıtlıklar günü düzenleyin.
  • Popüler olmayan fikirleri savunmasıyla bilinen insanlardan yenilikçi görev güçlü oluşturun.
  • İnsanları kültürünüze uyum sağlamaları için değil, kültüre katkıda bulunmaları için işe alın.
  • Çıkış görüşmelerinden giriş görüşmelerine geçin.
  • Çuvaldızı kendinize batırın.
  • ‘’Beğenme.’’ ‘’sevme’’ ve ‘’nefret’’ gibi sözcükleri yasaklayın.
  • Değişim sürecini başlatmak için, yükselen yıldızlara meydan okuyun.

 

Adam Grant’ın TED Talks konuşmalarını da izlemenizi özellikle tavsiye ederim.

İstisna olmak isteyenler bu kitap sizin  için…

 

https://embed.ted.com/fe981318-59f6-488b-8cca-ba2d1e7c5743

 

 

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

 

Haftanın Kitap Önerisi: “Güvene Dayalı Pazarlama” Dan S. Kenndey ve Matt Zaqula

indir (6).jpeg

 

“Görevin zorluğunu asla küçümseme” ana pazarlamacı Dan Kennedy için bir kelimedir. Müşteriler, kötü performans gösteren ürünler ve gizli servis ile tekrar tekrar hayal kırıklığına uğruyorlar, bu nedenle, bir yabancı tarafından söylenebilecek ve güvenilir olan ürün ve hizmetler bulduğunda memnun olabilecek herhangi bir şeye doğal olarak şüpheyle yaklaşıyorlar.

Matt Zagula bir finansal planlamacı. Matt Zagula ve Dan Kennedy, finansal planlamacıların kendilerini daha kaliteli bir şekilde değerlendirmelerine yardımcı olacak bir koçluk programı geliştirdi. Gelen hiçbir BS Güven Tabanlı Pazarlama, Bay Kennedy ve Bay Zagula bir birey veya şirket müşteri tarafından güvenilir olmak konumlandırılmış nasıl tartışacağız.

Amaç, müşterinin, hikayesini büyük bir kuşkucu direniş duvarı olmadan dinleyebilmesi için bireyi ya da şirketi kabul etmesidir. Eğer bu güven düzeyine ulaşırsanız, müşterilerle ilişkiler kurma ve daha fazla iş yapma konusunda çok daha etkili olursunuz.

Bu tekniklerin amacı müşteriyi kandırmak, sömürmek ve hayal kırıklığına uğratmak değildir. Satış eğitmeni Zig Ziglar, “Satış sürecinin en önemli parçası satış elemanıdır” diyor. Eğer bir karakter, dürüstlük ve dürüstlük temelinden başlamıyorsanız, o zaman müşteriyi sadece daha fazla hayal kırıklığına uğratıyorsunuz ve herkes için şüphecilik duvarı kuruyorsunuz. Verdiğin şeyi teslim etmek, Güvene Dayalı Pazarlamanın temeli.

Bu yaklaşımın amacı nedir? Yaşam için bir müşteri geliştirmek. Çoğu iş bir müşterinin satış yapmasını sağlamaya çalışıyor. Bir müşteri almak için satış yapmaya çalışıyoruz. Daha sonra, bize güvenen müşterileri kabul etmek için değerli ürünler ve hizmetler sunmaya devam edebileceğimiz bir güven ilişkisi kuruyoruz.

Başlamak için iyi bir yer, müşterilerinizi tanımak ve anlamaktır. Muhtemel bir müşteri veya müşteri toplantısı öncesinde, en azından internette biraz araştırma yapmalısınız. Bilgi o kadar kolay erişilebilir. İnsanlar kendi profillerini sosyal medyada yayınlıyorlar. Tercihen sevk ve onay yoluyla ortak çıkarları paylaşan gruplara pazar. Bir kişi tarafından kabul edildikten sonra, arkadaşları ve ortakları tarafından kabul edilmeyi daha kolay bulacaksınız.

Satış elemanı olmak yerine, danışman olun. Bir satış elemanı otomatik olarak savunma ve şüpheciliği tetikler. Danışmanlar insanlara ve şirketlere sorunlarını çözmelerine yardımcı olur. Ancak çok saygın, arzu edilen danışmanlar kolayca erişilebilir değildir. Size ulaşmak için bazı “çemberler” yerleştirin.

Amerikan toplumu ünlü merkezli oldu. Bir kitap yazmak, ünlü olma yolundaki adımlardan biridir. Bir konu hakkında bir kitap yazan bireyin konu hakkında bilgili bir otorite olması genellikle kabul edilir. Ayrıca televizyonda ve radyoda yayın yaparak, dergilerde gazetelerde ve yazılarda sütunlar yazarak şöhret kurabilirsin.

İnsanlar onlara ne söylediğine ya da onlara gösterdiğine göre satın almaz. Ne gösterdiklerini ya da onlara ne sunduğunu, ne sunduğunu ve ne sunduğunu sorduklarında, problemlerini çözüyorlar. BS Güven Bazlı Pazarlamada olmayan fikirleri inceleyin ve kullanın ve daha fazla müşteri, müşteri ya da hastaya inanacaksınız.

 

Dan S. Kenndey ve Matt Zaqula’nın yazmış olduğu ve EmlakBroker olarak oldukça hoşumuza giden “Trust-Based Marketing”, yani “Güvene Dayalı Pazarlama” isimli bir kitap var. Bu kitabın bir bölümünde yazarlarımız müşteri bağlılığına açılan 9 kapıdan bahsediyor. Kitaba göre, bu 9 kapıdan nasıl geçeceğinizi öğrenirseniz, pazarlama ve satış aktivitelerinize güven olgusunu getirebilirsiniz.

  1. Sahicilik: “Bu danışman gerçek mi?”

Kitaba göre, Eski ABD başkanlarından birisi olan Ronald Reagan sahici insanlara iyi bir örnek, çünkü insanlar onun halka seslenirken rol yapmadığını düşünüyor. Eğer ki satış süreçlerinde olmadığınız birisi gibi davranmaya çalışırsanız, bu durum müşterileriniz tarafından kolayca fark edilebilir ve sizden soğumalarına sebep olabilir.

“İnsanların özgün ve gerçek bir karaktere sahip olması müşterinin odağını bu noktaya çeker ve genellikle güven inşa ederek satış yapmak adına oldukça yararlıdır.”

  1. İnanılırlık: “Bana doğruyu mu söylüyor?”

Dürüstlük ve inanılırlık artık her zamankinden daha önemli, çünkü müşterileriniz verdiğiniz bilgileri saniyeler içerisinde internet üzerinden kontrol edebiliyor.

Müşterileri agresif satış taktikleri ile zorlamak ve dürüst olmamak müşteri kaybı açısından garantili yöntemler. Özellikle müşterileriniz birkaç saat araştırma yaptıysa, konu hakkında sizden daha bilgili dahi olabilir.

  1. Güvenilirlik: “Bilgili ve işinin ehli mi?”

İşinizin ehli olmanız müşterileriniz için çok önemli ve basitçe yetenekli olduğunuzu iddia etmeniz yararlı olmayacak. İşinizin ehli olduğunuzu kanıtlamalısınız. Neyse ki bunun için kullanabileceğiniz birçok yol var.

Örneğin, satış sürecinde kullandığınız yöntemleri web sitenize koyabilir ve her adımı görseller kullanarak açıklayabilirsiniz. Çalışma şeklinizle ilgili bir video da çekebilirsiniz. Bu tarz çalışmalar sizinle çalışmadan önce araştırma yapan müşterilerinizi pozitif yönde etkileyecek.

  1. İlişkinin Geçerliliği: “Bana uygun bir danışman mı?”

Müşterinize aranızdaki ilişkinin nasıl yürüyeceği ile ilgili tamamen dürüst olmanız çok önemli. Eğer müşterinizin bazı beklentilerini karşılayacak yeteneklere sahip değilseniz, bu konuda dürüst olmanız bir güven ortamı yaratacak.

Eğer ki eksikliklerinizi gizlemeye çalışır ve bu konuların etrafından dolaşırsanız, süreç içerisinde problem yaşar ve müşterinizin güvenini kaybedersiniz.

  1. Özelleşmiş Çözümler: “Beni gerçekten dinliyor mu?”

Müşteriler her duruma hitap eden çözümlere karşı şüphe duyuyor ve genellikle sadece kendi ihtiyaçları için kurgulanmış bir çözüm önerisi istiyorlar. Eğer genel geçer çözüm önerileri sunuyorsanız, güven inşa etmeniz zorlaşabilir.

Özelleşmiş çözüm önerileri aynı zamanda fiyatlandırma politikanızı da etkileyebilir. Size göre dikilmiş bir takım elbise diğerlerinden daha pahalıdır değil mi? “Müşteriniz ya da en azından müşterinizin ait olduğu küçük bir grup için kurgulanmış bir ürün, hizmet ya da bilgi sunduğunuz anda otomatik olarak hızlıca güven inşa etmiş olacaksınız.”

  1. Güvenilirlik: “Bu danışmana güvenebilir miyim?”

Müşteriler kendilerini güvende hissetmediği sürece size güvenemez. Müşterilerinizin güvende hissetmesi için ise size güvenen başka insanları görmesi gerekiyor.

Eski müşterilerinizden aldığınız referans mektupları, çektiğiniz mutlu müşteri fotoğrafları ya da hazırladığınız videolar güven inşa etmek konusunda oldukça yararlı olabilir. Sonrasında bu içerikleri sosyal medya hesaplarınızdan ya da web sitenizden paylaşarak etkiyi artırabilirsiniz.

Güvenilir bir marka ile ortak bir çalışma yürütmek de sizin markanızın güvenilirliğini artırabilir. Örneğin ünlü bir danışmanı sizin şirketiniz adına konuşma yapması için davet edebilirsiniz.

  1. Memnuniyet: “Danışmanın benim için neler yapacağını anladım mı?”

Daha önce söylediğimiz gibi, artık müşterileriniz sizinle çalışmaya karar vermeden önce saatlerce internetten araştırma yapıyor. Bu yüzden de müşterilerinizin erişebildiği kaynaklarda olabildiğince fazla bilgi paylaşımı yapmanız çok önemli.

Eğer ki web sitenizde sunacağınız hizmetleri ayrıntılı bir şekilde anlatırsanız, sadece yapacaklarından bahseden yüzlerce rakibinizden kolaylıkla farklılaşacaksınız. Bu durumda da müşterileriniz sizinle çalışmak konusunda rahat hissedecek.

  1. Mükemmeliyetlik: “Doğru danışmanı mı seçtim?”

Müşteriler her zaman en iyi hizmete, yani en azından karşılayabilecekleri en iyi hizmete sahip olmak ister. Yetkinliklerinizi ve ödüllerinizi açıkça ifade ederseniz, bu beklentiyi rahatlıkla karşılayabilirsiniz.

Saygınlık yönetimi oldukça önemli bir konu. Eğer ki müşteriniz sizin ya da firmanız hakkında araştırma yapar ve birçok güzel yorumla karşılaşırsa, sizi seçmek konusunda tereddüt etmeyecek. Çevrimiçi saygınlık başarı yolunda önem arz ediyor.

  1. Değer: “Ödediğim komisyon miktarı aldığım hizmete değiyor mu?”

Maddi olarak rahat olan müşterileriniz dahi para ödemek konusunda endişeli olacak. Müşterinize kattığınız değerin altını çizmeniz ve onlara iyi bir anlaşma yaptıklarını hissettirmeniz çok önemli.

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

 

Haftanın Kitap Önerisi: “Vay Canına Dedirtmek” Tom PETERS

indir (4).jpeg

 

Adell Armatür Arge bölümümüzden Mak. Müh. Ünal Yaman arkadaşımızın “İnsan Kaynakları Paylaşım ve Gelişim Çalışmaları” içerisinde hazırlamış olduğu “VAY CANINA DEDİRTMEK” adlı kitabın özeti. Faydalı olmasını dileriz.

Küçük kazanımlar büyük bir artı anlamına gelmektedir. Pek çok iş tek tek insanları ikna etmeye dayanmaktadır. Firma olarak insanlardan beklentilere sahipsiniz çünkü ürettiğiniz ürünlerin veya hizmetlerin tüketicisi insanlardır. Hayatta çok farklı yapıda çok sayıda insan vardır. Eğer küçük kazanımları biriktirmezsek, ayrıntılara önem vermezsek, insanların üretici olarak bizden beklentilerine cevap vermede zorlanırız.

Sözel iletişim yeteneğinizi geliştirmek sizin daha geniş kitlelere hitap edebilmenizi sağlayacaktır. Aşırı utangaç ve sıkılgan yapıya sahip kişiler, topluluk içinde konuşmaktan ve hatta bulunmaktan kolayca sıkılabilen içe dönük kişilerdir. Etraflarındaki insanları  ve hatta müşterilerini bu davranışlarıyla sıkmaktadırlar. Bu aşılması gereken önemli bir sorundur.

Pek çok yönetici topluluk karşısında konuşma konusunda kötü değildir fakat bu onların yeterince iyi olduğu anlamına gelmez. Özellikle günümüzde iyi konuşmacılar çok ender olarak görülen kişilerdir. Çağımız yazı teknolojisi üzerine kurulan bir sistemin baskısı altında olduğu için, gündelik iletişimin büyük bir bölümü yazı ile yapılmaktadır ve bu da sözlü iletişimin zayıf kalmasına sebep olmaktadır.

Boy ve saç rengi genetik öğelere bağlı olabilir fakat topluluk karşısında konuşmanın bununla bir ilgisi yoktur. Etkileyici bir konuşmacı olmak için mükemmel görünümlü biri olmamız gerekmez.

Etrafınızda gerçekleri olduğundan fazla abartarak anlatan kişiler yerine her şeyi olduğu gibi aktaran kişilere ihtiyaç duymanız gerekir. Her şeye “evet, efendim” diyen insanlar yerine gerektiğinde sizi eleştiren birilerinin etrafınızda olması, durumu daha iyi görmenizi ve doğrulara daha kolay ulaşmanızı sağlayacaktır.

Modern ekonomide zenginliğin 3 temel kaynağı vardır. Bunlar: Eğitim, teknoloji ve girişimciliktir. İş hayatındaki sürprizler; organize edilemez, planlanamaz yapıdadır. Yönetim uzmanı Henry Mintzberg’in bu konuyla ilgili şu şekilde bir ifadesi vardır:

”Sürpriz ıssız yerlerde ki yabani çiçekler gibidir, seralar tarafından yetiştirilemez.”

Firmaların geliştirebileceği yenilik felsefesine göre çalışanlar şu şekilde olmalıdır:

*Risk almalı, her zaman güvende olmamalı.

*Hata yapmalı, hata yapmaktan sakınmamalı.

*Girişimci olmalı, talimatları beklememeli.

*Duygusal davranmaktansa, çözüm sunmaya çalışmalı.

*Toplam kaliteyi amaçlamalı, standartlarda dolanmamalı.

*Yaratıcılık sürecinin ilk adımı olan yıkıcılığı hoş karşılamalı.

*Problemler üzerinde değil de, fırsatlar üzerine odaklanmalı.

*Tecrübe kazanmalı.

*İşleri düzene sokmak için kişisel sorumluluk almalı, sevmediği insanları suçlamaktan vazgeçmeli.

*Zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı olmalı.

*Sakin olmalı.

*Gülümsemeli.

*Eğlenmesini bilmeli.

Potansiyel müşteri, ürünü kullanana kadar ne istediğini size söyleyemez. George Colony, müşterinin geleceğe rehberlik edecek bir kılavuz değil, bir dikiz aynası olduğunu söylüyor.

Herhangi bir iş başarılı olduğunda, bu iş elbette kopya edilecektir. Bu demektir ki, mevcut şirket sahiplerinin devrim ve yeniden buluş için bir arzularının bulunması gerekir. Sadece cilalamak ve parlatmakla bu iş yürümez. Ne yazık ki, söylemesi yapmaktan daha kolaydır. Onları başarılı kılan fikre bağlılık, ciddi değişimler olduğunda onlar için 1 numaralı engel olacaktır.

Müşteriye odaklanmak bu işin anahtarı. Müşterinin sizi geleceğe götürmesine izin verin ama hangi müşteri veya müşteriler? Tabii ki de her zaman beş yıl önde olan ve onu geleceğe doğru yönlendiren müşteriler. Ayrıca bir işletmenin amacı; yatırım yapmak, büyümek ve zamanla istihdamını arttırmaktır.

Sesi kısılmış eleştiri bir çok firmayı öldürür, bu nedenle özgür ifade değerli bir hediyedir. Hem politik olarak hem de ticari hayatta uğruna savaşılmaya değer bir şeydir.

Bugünlerde müşteri odaklı pazarlama hakkında çok sayıda bilgi duyuyoruz. Müşteri ile ürün arasında yakın bir ilişki kuruluyor ve müşteri neredeyse ürünü aileden bir parçaymış gibi hissediyor. Müşterileriniz showroom’a attığı ilk adımla birlikte satış elemanları tarafından bir arkadaşmış gibi karşılanmalı ki her iki taraf adına memnuniyet verici bir atmosfer yaratılmış olsun.

İnovasyon, kalabalık bir pazar yerindeki en önemli iş meselesidir. İnovasyon için bir numaralı nokta: ”Ne düşündüğümü nasıl bilebilirim…” ya da “atıl sonra bak…”

İnovasyon gurusu Michael Schrage, ”Etkili prototipleme inovasyon örgütünün sahip olmayı umabileceği en değerli temel yetkinliğidir.” derken bunu biraz yavan ama derin derin ve anlaşılır kılıyor.

Başarılı bir işletmenin üst düzey yöneticisine kurumsal iletişimle ilgili sorulan bir soruya şu şekilde cevap vermiştir:

”İletişim, kurum içerisindeki herkesi aynı frekansta tutabilmek için hayati öneme sahiptir. Bizim yarım düzine yüksek yöneticimiz her iki haftada bir buluşur. Bir sonraki yirmi yöneticimiz  buna yüksek yöneticilerde dahil olmak üzere ayda bir kez toplanır. Yapılan bu dört saatlik toplantılarda şirketimizin ne yaptığının, nereye doğru gitmesi gerektiğinin üzerinden geçeriz. Her üç ayda bir, bütün çalışanlarımız ve yöneticiler oturur, kendimizi birbirimize açarız. Özellikle de neler olduğuna dair her şeyi içeren bir sunum yapar sonra partnerim ve ben yarım saat konuşuruz. İlk kurulduğumuz yıl başlayan hikayemizi yeni baştan anlatırız. Şirkete gelen herkesin kafasına başlangıçtaki bu coşkuyu yerleştirmeye devam ederiz. En sonunda toplantıya katılan herkesten yorumda bulunmak üzere isimlerini belirtmeden olumlu ve/veya olumsuz görüşlerini beyan etmelerini isteriz. Bu sayede çalışanlarımız içlerinden geldiği gibi her şeyi belirtebilirler, bu yazdıklarını toplayıp daha sonra onları okumak oldukça keyifli. Burada belirttikleri her şey dikkate alınarak gerekeni yapılır.”

Her yeni gün sadece güneşin parlaklığı ya da horoz sesi demek değildir, aynı zamanda her yeni gün yeni rakipler, yeni teknolojiler, modası geçmiş ürünlerin yeniden tasarımını getirir ve en güçlü olanın ayakta kaldığını ifade eden hayatta kalma iradesi terimine yeni anlamlar getirir. Şirketlerin şişkin veya kesat cüzdanlarla iş yaptığı zamanlar gitti.

Hayatınızda güvenebileceğiniz, gerçekten güvendiğiniz insanların bir listesini yapın. İddiaya girerim bu insanlar en yakın hissettiğiniz ve önerilerini aldığınız insanlar olacaktır. Neden bu insanların güven listenizde yer aldıklarını düşünün. Büyük ihtimalle bunu kazandılar. Aynı sizin onlarınkini kazandığınız gibi. Güven kavramı insan ilişkilerine katkıda bulunan şüphe yok ki en önemli etkenlerden birisidir. Bir iş için başarı ve başarısızlık arasındaki farktır. Bu konuyla ilgili yapılan bir deneyde iki grup yönetici zor bir politika kararı için ayrıntılı biçimde bilgilendiriliyor. Bir grup birbirlerine güvenmeleri diğer grup ise birbirlerine güvenmemeleri yönünde uyarılıyor. Bu kadar önemli bir durumda bile “güven” grubu açıkça çok daha iyi kararlar alıyor. Yani grup elemanları fikirlerini ve duygularını daha açık bir biçimde paylaşarak grubun amaçları için daha iyi bir motivasyon yakalıyor ve daha farklı alternatifleri araştırıyor. Ayrıca bir yönetim grubu olarak daha fazla ortak etki ve bütünlük sergiliyorlar.

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

Haftanın Kitap Önerisi: “Görünmeyeni Satmak” Harry Beckwith

emlak-kitap-gorunmeyeni-satmak.jpg

 

Hizmet pazarlamacılığının özü hizmetin kendisidir…

Gelmiş geçmiş en iyi on pazarlama kitabından biri olarak anılan “Görünmeyeni Satmak” isimli kitap, hizmet ve ürün pazarlaması arasındaki farkı vurgulayarak hizmet satın almak isteyen müşterilerin düşünce tarzını ve hizmet sektörünün işleyişini gözler önüne seriyor.

Harry Beckwith kitabında; hizmet kalitesi, hizmetinizi geliştirmek için gerekli araştırma tekniklerini ve hizmet pazarlamasının temelleri çerçevesinde; hizmetinizi konumlandırmak, müşteri adaylarını tanımak ve satın alma davranışlarını anlamak ile iletişim konularını ayrıntılı olarak inceliyor.

“Görünmeyeni Satmak” isimli kitap başarılı şirketlerin planlamadan halka sunuşa kadar pazarlama konusuna kafa yorduklarını ortaya koyarak; özellikliden ve yarlardan daha çok ilişkilere odaklanan yeni pazarlama yaklaşımını okuyucularına sunuyor.

Bir iş yapma tarzından çok bir düşünme tarzı olan yeni pazarlama anlayışıyla hizmet pazarlamasının; hizmetlerin özelliklerini ve müşterilerin belirli özellikleri olan korkularını, sınırlı zamanlarını, bazen mantığa uymayan karar verme yöntemlerini ve en önemli dürtü ve gereksinimlerini anlamakla başladığı kitabın ana vurgusunu oluşturuyor.

Kitaptan İnciler…

 

  • Pazarlamacılar giderek karmaşıklaşan dünyamızda basitlikten daha etkili bir şey olmadığının farkına varıyorlar.
  • Hizmet pazarlamacılığının özü hizmetin kendisidir.
  • Hizmetiniz için, hedef kitleniz için cazip bir vaadi olan makul bir reklam yazamıyorsanız, o zaman sunduğunuz hizmeti düzeltmeniz gerekiyor demektir.
  • Pazarlama bir departman değildir. İşin kendisidir.
  • Pazarlamanızı düşünürken yalnız işi düşünmeyin. Becerilerinizi de düşünün.
  • “Müşteriyi” memnun etmeden önce, içindeki insanı anlayın ve memnun edin.
  • Hizmet pazarlaması büyük ölçüde bir popülerlik yarışmasıdır.
  • Müşterilerin çoğu bir hizmet firmasını seçerken onun referanslarını, ürününü ya da sektördeki pazar payını satın almaz. Onlar, tıpkı yaşamımız boyunca olmaya devam ettiğimiz liseliler gibi, kişilik satın alırlar.
  • Hizmet işi ilişkidir. İlişkide duyguya bağlıdır. İyi ilişkilerde duygu iyidir, kötü ilişkilerde ise kötü.
  • Profesyonel olun ama daha da önemlisi; cana yakın olsun.
  • Ne yapacaksanız şimdi yapın. İş dünyasının ölüm ilan sayfaları beklemeyi seçen planlamacılarla dolu.
  • “Olgulara” güvenmeyin. Planlamaya kesin bir bilim olarak yaklaşmayın. Planlama kesin olmayan bir sanattır.
  • Başarısız olmaya başlayın ki, başarıya yaklaşabilesiniz.
  • Eğer olası bir müşterinin yalnızca mantığına hitap derseniz, boşa hitap etmişsiniz demektir.
  • Hizmetinizi en kaliteli düzeye yükseltin, ama onu n az riskli hale de getirin.
  • Bir müşteri için yapabileceğiniz en iyi şey onun korkusunu ortadan kaldırmaktır.
  • İnsanlar aldıkları kararları kendilerine haklı gösterme gereği hissederler.  Bu yüzden de, kararlarını dayandırabilecekleri farklılık ararlar.
  • Seslendirdiğiniz kesimi genişletmek istiyorsanız, konumunuzu daraltın.
  • Her hizmet farklıdır. Bu farklılıkları saptamak, ortaya koymak ve yenilerini yaratmak başarılı bir pazarlamanın merkezinde yer alır.
  • Birçok kişiye birden birçok şey vermek kimse için, işkolunun en yenilikçi ve en kayda değer şirketi için bile, mümkün değildir.
  • Marka, paradır.
  • Markanızı oluşturmak için milyonlar gerekmez. Hayal gücü gerekir.
  • İyi bir misyon bildirimi bugünü değil geleceği tarif eder; müşteriler ise şu anda sizin kim olduğunuzu öğrenmek ister. Bir misyon bildirimi yazın, ama sizde kalsın.
  • Her şeyden önce mutluluk satın.

 

 

Kimler Okumalı?…

“Görünmeyeni Satmak” isimli kitabı; hizmet ve müşteriler hakkında daha geniş ve derin düşünmek, işini geliştirmek isteyen pazarlama alanında çalışanlar ve girişimciler tarafından okunmasında yarar var.

 

Sonuç

Sonuç olarak yazarın kitabında belirttiği gibi, bir hizmet pazarlamacısı, hep endişe içinde kıvranan ve yapabileceğiniz en ufak hataya son derece duyarlı bir müşteri kitlesi karşısındadır. İşte kitapta sizlere başlama noktasının tam da burası olduğu gösteriliyor: Bu endişeli ruhu açık seçik anlamak ve hizmetinizi pazarlamak.

 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

 

 

Haftanın Kitap Önerisi: “Steve Jobs Olsa Ne Yapardı?”

1262120836_1261696890_2313082920_27ce2a886e_b

Bu bir özet değil. Sadece kitabın içinde ilginizi çekeceğini düşündüğüm kısımların maddeler halinde bir derlemesi;

  • Steve Jobs düzensiz, ancak detaycı, çıplak ayakla dolaşan, ancak karizmatik, kimseyi dinlemeyen, ancak ikna kabiliyeti çok yüksek, gerçekten aylarca yıkanmayan ancak ikili ilişkilere aşırı önem veren bir kişiliğe sahipti

  • Aşırı mükemmelliyetçiliği, hırslı kişiliği ve asla ödün vermediği basitliğe inanmışlığı onu ve firmasını en tepeye çıkartan unsurlardı.

  • Emrinde çalışmak oldukça zor olan bir kişilik zira insanları tanrılar (profesyoneller) ve bok kafalılar olarak ikiye ayırmıştı. Tanrıysanız yüceydiniz ve asla hata yapamazdınız. Tanrılardan saydığı kişiler aslında ölümlü olduğumuzu, kötü mühendislik kararları verdiğimizi ve herkes gibi osurduğumuzu biliyorduk, dolayısıyla Steve’in gözünden düşmekten korkuyorduk hep. Çok çalışan parlak mühendisler olan bok kafalılarsa takdir edilmelerinin ve terfi etmelerinin mümkün olmadığını hissediyorlardı.

  • Ama bu kategoriler değişmez değildi. Jobs özellikle insanlardan değil de fikirlerden bahsederken bir anda fikrini değiştirebiliyordu. Tribble, Hertzfeld’e gerçekliği çarpıtma sahası konusunda brifing verirken onu Jobs’ın yüksek voltajlı alternatif akıma benzediği konusunda özellikle uyardı. “Sana bir şeyin berbat ya da muhteşem olduğunu söylemesi, yarın da öyle düşüneceği anlamına gelmez,” diye açıkladı Tribble. “Ona yeni bir fikir söylersen, salakça bulduğunu söyler büyük ihtimalle. Ama cidden beğenirse tam bir hafta sonra geri gelip senin fikrini sana önerir, sanki kendisi akıl etmiş gibi.”

  • Apple’ ın ilk broşüründeki sloganı sanırım açıklama gerektirmeyecektir.

SADELİK KARMAŞIKLIĞIN DORUĞUDUR”

  • Jobs kolayca taklit edilebilecek, örnek alınacak bir patron ya da insan değildi. İçine şeytan kaçmış gibi olduğu zamanlarda çevresindekilerin hiddete ve umutsuzluğa kapılmalarına yol açabiliyordu. Ama kişiliğiyle tutkuları ve ürünleri birbiriyle bağlantılıydı, tıpkı Apple’ın donanımlarının ve yazılımlarının genellikle entegre bir sistemin parçaları olması gibi. Dolayısıyla hayat öyküsü hem eğitici hem de uyarıcıdır; yaratıcılıkla, karakterle, liderlikle ve değerlerle ilgili derslerle doludur.

Steve ekipleri yirmi kişilik yönetim kurulu toplantı odasına çağırıyordu; otuz kişi geliyordu ve ona görmek istemediği PowerPoint sunumları izlettirmeye çalışıyorlardı,” diye anımsıyor Schiller. Dolayısıyla Jobs’ın ürün değerlendirme sürecinde yaptığı ilk işlerden biri PowerPointleri yasaklamak oldu. “İnsanların düşünmek yerine slayt sunumları yapmalarından nefret ediyorum,” diye anımsıyordu Jobs sonradan. “Sorun çıktı mı sunum hazırlıyorlardı. Ben onların meseleye derinlemesine inmelerini, birkaç slayt göstermek yerine konuyu masada uzun uzun irdelemelerini istiyordum. Neyden bahsettiğini bilen insanların PowerPoint’e ihtiyacı yoktur.”

  • Ürün değerlendirmesi Apple’ın odaklanmaktan ne kadar uzaklaştığını gösterdi. Şirket bürokratik sebepler ve perakendecilerin kaprisleri yüzünden her ürünün çeşitli versiyonlarını üretiyordu. “Delilikti,” diye anımsıyordu Schiller. “Yanılgı içindeki ekiplerin ürettiği, çoğu berbat olan tonlarca ürün vardı.” Apple’ın bir düzine Macintosh versiyonunun her birine 1400’ten 9600’e dek uzanan, kafa karıştırıcı sayılar verilmişti. “İnsanların bana bunu açıklamalarını istedim üç hafta boyunca,” dedi Jobs. “Bir türlü anlayamıyordum.” Sonunda “Arkadaşlarıma hangisini almalarını söyleyeyim?” gibi basit sorular sormaya başladı.

  • Basit yanıtlar alamayınca modelleri ve ürünleri iptal etmeye başladı. Kısa süre sonra %70’ini iptal etmişti. “Siz akıllı insanlarsınız,” dedi bir gruba. “Zamanınızı böyle berbat ürünlerle harcamamalısınız.” İptal ettirdiği ürünlerin çok sayıda kişinin işten çıkarılmasına yol açması birçok mühendisi hiddetlendirdi. Ama Jobs iyi mühendislerin (projeleri iptal edilenler de dahil olmak üzere) verdiği kararları takdir ettiklerini söyledi sonradan. “Mühendislik ekibi inanılmaz heyecanlı,” dedi Eylül 1997’deki bir personel toplantısında. “Toplantıdan çıktığımda, ürünleri yeni iptal edilmiş insanlar sevinçten havalara uçuyorlardı, çünkü nihayet nereye gittiğimizi anlıyorlardı.”

  • Birkaç hafta sonra Jobs’ın sabrı tükendi. “Yeter!” diye bağırdı, büyük bir ürün stratejisi toplantısında. “Delilik bu.” Bir keçeli kalem kaptı, bir beyaztahtaya gitti, yatay ve dikey birer çizgi çekerek bir çizelge hazırladı. “İhtiyacımız olan şey şu,” diye devam etti. Üstteki iki sütunun başlarına “Tüketici” ve “Profesyonel” yazdı. Alttaki iki sıranın başlarınaysa “Masaüstü” ve “Taşınabilir” yazdı. İşlerinin her biri bir kareye denk gelecek dört muhteşem ürün üretmek olduğunu söyledi. “Odada çıt çıkmıyordu, herkes afallamıştı,” diye anımsıyor Schiller.

  • Şirketin diğer işlerden, örneğin yazıcılardan ve sunuculardan elini çekmesi anlamına geliyordu bu. Apple temelde Hewlett-Packard DeskJet’in bir versiyonu olan StyleWriter renkli yazıcıları satıyordu. Asıl kârı HP, sattığı mürekkepli kartuşlardan elde ediyordu. “Anlamıyorum,” dedi Jobs ürün değerlendirme toplantısında. “Bir milyon adet ürün satacaksınız, ama kartuşlardan para kazanmayacaksınız? Delilik bu.” Kalkıp odadan çıktı ve HP’nin başkanını aradı. “Anlaşmamız iptal olsun, biz yazıcı işini size bırakıp çekilelim,” önerisinde bulundu. Sonra toplantı odasına geri döndü ve yazıcı işini bıraktıklarını bildirdi. “Steve duruma baktı ve o piyasadan çekilmemiz gerektiğini hemen anladı,” diye anımsıyor Schiller.

  • Bu odaklanma yetisi Apple’ı kurtardı. Jobs geri dönüşünün ilk yılında 3.000’den fazla kişiyi işten çıkardı ve böylece şirketin bilançosunu dengeledi. Jobs’ın Eylül 1997’de geçici CEO olmasından sonra, o mali yılın bitiminde Apple 1,04 milyar dolar kaybetmişti. Ocak 1998’deki San Francisco Macworld konferansında, Amelio’nun berbat konuşmasından bir yıl sonra sahneye Jobs çıktı. Yeni ürün stratejisini anlatırken gür sakallı ve deri ceketliydi. Ve sunumunu ilk kez, sonradan alametifarikası haline gelecek bir sözle bitirdi: “Ah, bir şey daha…” Bu seferki “bir şey daha”dan kastı, “Kârı Düşün”dü. Bu sözcükleri söyleyince alkışlar koptu. Apple iki yıl boyunca epey zarar ettikten sonra kârlı bir üç aylık dönem geçirmişti; 45 milyon dolar kazanmıştı. 1998 mali yılının tamamındaysa 309 milyon dolar kâr etti. Jobs geri dönmüştü, Apple da öyle.

  • Jobs Macintosh’u üretmek için Fremont’ta modern bir fabrika yaptırmaya karar verince, estetik tutkuları ve kontrolcü doğası depreşti. Makinelerin Apple logosu gibi parlak renklere boyanmasını istiyordu, ama renk seçimine öyle çok zaman harcadı ki sonunda Apple’ın imalat müdürü Matt Carter normal renkli, bej ve gri makineler kurdurdu. Jobs fabrikayı gezerken, makinelerin istediği parlak renklere boyanmalarını emretti. Carter buna karşı çıktı. O makineler hassastı ve tekrar boyanmaları sorunlara yol açabilirdi. Haklı olduğu sonradan ortaya çıktı. En pahalı makinelerden biri parlak maviye boyandıktan sonra aksamaya başlayınca ona “Steve’in salaklığı” adı verildi. Sonunda Carter istifa etti. “Onunla eften püften sebepler yüzünden kavga etmek çok yorucuydu ve artık dayanamaz hale geldim,” diye anımsıyordu.

  • Jobs onun yerine Debi Coleman’ı getirdi; Coleman, Macintosh ekibinin Jobs’a en iyi karşı çıkan kişi ödülünü verdiği, gözü kara ama iyi huylu finans sorumlusuydu. Bu ödülü almasına karşın, gerektiğinde Jobs’ın suyuna gitmeyi biliyordu. Apple’ın sanat yönetmeni Clement Mok ona Jobs’ın duvarların bembeyaz olmasını istediğini bildirince, Coleman itiraz etti: “Fabrikalar beyaza boyanmaz ki. Duvarlar tozdan, kirden kararır.” “Steve bembeyaz olsun istiyor,” diye karşılık verdi Mok. Coleman sonunda pes etti.

  • Fabrikanın görünüşüne neden o kadar kafayı taktığı sorulunca Jobs bunun kusursuzluk tutkusunu garantilemenin bir yolu olduğunu söyledi:Fabrikaya gidiyordum ve beyaz bir eldiven takıp toz var mı diye bakıyordum. Her yerde toz buluyordum – makinelerde, rafların üstünde, yerlerde. Debi’ye ortalığı temizletmesini söylüyordum. Yerler üstünde yemek yenecek kadar temiz olmalı diyordum ona. Debi kafayı yiyordu. Neden fabrikada yerde yemek yememiz gerektiğini anlamıyordu. Ben de o zamanlar anlatamıyordum. Japonya’da gördüklerimden çok etkilenmiştim. Ekip çalışması ve disiplin, orada büyük hayranlık duyduğum –ve fabrikamızda eksik olan– şeyler arasındaydı. Fabrikayı tertemiz tutacak disiplinimiz yoksa, bütün o makineleri çalıştıracak disiplinimiz de yok demekti.

  • Jobs bir Pazar sabahı babasına fabrikayı gezdirdi. Paul Jobs aletlerine özen gösteren titiz bir zanaatkâr olmuştu hep ve oğlu ona aynı şeyi yapabildiğini göstermekten gurur duyuyordu. Coleman onlara katıldı. “Steve’in ağzı kulaklarındaydı,” diye anımsıyordu. “Bu eserini babasına göstermekten öyle gurur duyuyordu ki.” Jobs her şeyin nasıl işlediğini açıkladı; babası gerçekten hayran kalmış gibiydi. “Steve babasına bakıp duruyordu; adam her şeye dokunuyordu ve her şeyin tertemiz, kusursuz görünmesine bayılmıştı.”

Tasarım Stüdyosu

  • Ive (Tasarım Mühendisi) elektronik aletler firması Braun’da çalışan Alman endüstriyel tasarımcı Dieter Rams’e hayrandı. Rams “az ama daha iyi” –Wenniger aber besser– düsturunu benimsemişti ve Jobs’la Ive da her yeni tasarımı olabildiğince sadeleştirmeye çalışıyorlardı. Jobs ilk Apple broşüründe “Sadelik Karmaşıklığın Doruğudur” sözünü kullandığından beri fethedeci sadeliğin peşindeydi. “Sade bir şey üretmek,” dedi, “temel güçlükleri gerçekten anlayıp zarif çözümler bulmak epey emek ister.”

Ive, sadece yüzeysel değil gerçek sadeliğin peşinde olan Jobs’ın ruh ikiziydi. Ive bir keresinde, tasarım stüdyosunda otururken felsefesini anlattı:

  • Neden sadeliğin iyi olduğunu varsayıyoruz? Çünkü fiziksel ürünler söz konusu olduğunda, onlara egemen olabileceğimizi hissetmemiz gerekir. Karmaşıklığa düzen getirdikçe, ürünün size boyun eğmesini sağlarsınız. Sadelik görsel bir stilden ibaret değildir. Minimalizm ya da düzensizliğin yokluğu değildir sadece. Karmaşıklığın derinine inmeyi gerektirir. Gerçek sadelik için gerçekten derine inmeniz gerekir. Örneğin bir şeyin üstünde vida olmasın diye, çok karmaşık ve anlaşılması güç bir ürün yaratabilirsiniz. Daha iyi yolsa sadeliğin derinine inmek, ürünle ve üretimiyle ilgili her şeyi anlamaktır. Bir üründeki gereksiz bütün parçalardan kurtulmak istiyorsanız, o ürünün özünü derinden anlamalısınız.

  • Ive’la Jobs’ın paylaştıkları temel ilke buydu. Tasarım sadece ürünün yüzeysel görünüşüyle ilgili değildi. Ürünün özünü yansıtması gerekiyordu. “Çoğu insan tasarımın gösterişle ilgili olduğunu düşünür,” dedi Jobs, Apple’ın başına tekrar geçmesinden kısa süre sonraFortune’a. “Ama benim için tasarımın anlamıyla uzaktan yakından alakası yok bunun. Tasarım kendini dış katmanlarla ifade eden bir insan yaratısının temel ruhudur.”

  • Dolayısıyla Apple’daki ürün tasarlama süreci, ürünün mühendisliğiyle ve imalatıyla yakından bağlantılıydı. Ive Apple’ın Power Mac’lerinden birinden bahsetti. “Gerçekten gerekli olmayan her şeyden kurtulmak istiyorduk,” dedi. “Bunun için tasarımcıların, ürün geliştiricilerin, mühendislerin ve imalat ekibinin tamamen işbirliği yapmaları gerekiyordu. En başa dönüp duruyorduk. Şu parçaya ihtiyacımız var mı? Diğer dört parçanın onun işini yapmasını sağlayabilir miyiz?”

  • Başka çoğu şirkette genellikle mühendislik tasarımın önüne geçer. Mühendisler istedikleri ve gereksindikleri özellikleri belirlerler, sonra da tasarımcılar bunlara uygun kasalar ve kapaklar tasarlarlar. Jobs içinse bu süreç genellikle tersine işliyordu. Apple’ın ilk zamanlarında Jobs orijinal Macintosh’un kasasının tasarımını onaylamıştı ve sonra mühendisler kartlarını ve bileşenlerini o kasaya uydurmak zorunda kalmışlardı.

  • Jobs’ın kovulmasından sonra Apple mühendis odaklı olmaya geri dönmüştü. “Steve’in geri dönmesinden önce mühendisler ‘işte iç organlar’ –işlemci, sabit disk– diyorlardı ve bunları tasarımcılara gönderiyorlardı, bir kasaya yerleştirsinler diye,” dedi Apple’ın pazarlama şefi Phil Schiller. “Öyle yapınca ortaya berbat ürünler çıkıyor.” Ama Jobs geri dönüp de Ive’la bağ kurunca, tasarımcılar tekrar ön plana çıktılar. “Steve bizi muhteşem kılacak şeylerden birinin tasarım olduğunu gösterip duruyordu” dedi Schiller. “Tasarım bir kez daha mühendisliğin önüne geçti, tam tersi yerine.”

  • Apple kampüsündeki Two Infinite Loop sokağında, zemin katta bulunan Jony Ive’ın yönetimindeki tasarım stüdyosunun renkli pencereleri ve kalın, kilitli bir kapısı var. Hemen içerideki cam kabinde bulunan resepsiyon masasında, girişi koruyan iki görevli duruyor. Buraya Apple çalışanlarından çoğunun bile girmesi yasak. Bu kitap için Jony Ive’la yaptığım röportajların çoğu başka yerlerde gerçekleşti; ama 2010’da bir gün, bir ikindi vaktini stüdyoyu gezerek ve Ive’la Jobs’ın orada nasıl işbirliği yaptıklarından konuşarak geçirmemi ayarladı.

Girişin solunda genç tasarımcıların masalarının bulunduğu bir oda var; sağdaki mağaramsı ana odadaysa, üstünde çalışılan işlerin sergilenmesi ve kurcalanması için altı tane uzun çelik masa konulmuş. Ana odanın ardında iş istasyonlarıyla dolu, bilgisayarlı bir tasarım stüdyosu var; burası ekranlardaki tasarımları köpük modellere dönüştüren kalıp makinelerinin bulunduğu bir odaya açılıyor. Bu odanın ardındaki robotlu sprey boya odasında, modellerin gerçek gibi görünmeleri sağlanıyor. Mekân sade ve endüstriyel bir görünüme, metalik gri bir dekora sahip. Dışarıdaki ağaçların yaprakları, renkli pencerelerde ışık ve gölge oyunlarına yol açıyor. Arka planda tekno ve caz çalıyor.

  • Jobs sağlıklı ve ofiste olduğu hemen her gün Ive’la birlikte öğle yemeği yiyor ve öğleden sonra stüdyoya geliyordu. İçeri girerken masalara göz atıp hazırlanan ürünleri görebiliyor, Apple stratejisine uyup uymadıklarını değerlendirebiliyor ve her birinin gelişen tasarımını parmak uçlarıyla kontrol edebiliyordu. Genellikle orada Ive’la baş başa oluyordu; diğer tasarımcılar işlerinden başlarını kaldırıp göz atsalar da saygıyla uzakta duruyorlardı. Jobs konuşmak istediği belirli bir mesele varsa mekanik tasarım şefini veya Ive’ın diğer yardımcılarını çağırıyordu. Bir şey onu heyecanlandırırsa ya da şirket stratejisine dair bir fikir bulmasına yol açarsa, baş işletme müdürü (COO) Tim Cook’u ya da pazarlama şefi Phil Schiller’ı yanlarına çağırabiliyordu. Ive olağan süreci şöyle anlatıyor:

  • Bu büyük oda, şirketteki etrafa bakınıp da üstünde çalıştığımız her şeyi görebileceğiniz tek yer. Steve gelince şu masalardan birine oturuyor. Örneğin yeni bir iPhone üstünde çalışıyorsak bir tabure kapıp farklı modellerle oynamaya, onları elleriyle yoklamaya, en çok hangilerini sevdiğini söylemeye başlayabiliyor. Sonra birlikte diğer masalara gidiyoruz ve diğer parçaların gidişatını konuşuyoruz. Steve bütün şirket, iPhone ve iPad, iMac ve laptop, yapmayı düşündüğümüz her şey hakkında fikir sahibi olabiliyor. Böylece şirketin enerjisini nereye harcadığını ve bağlantıları görmesi kolaylaşıyor. “Bunu yapmak anlamlı mı? Çünkü asıl şu alanda epey büyüyoruz,” gibi laflar ettiği oluyor. Ürünlerin arasındaki bağlantıları görme fırsatını yakalıyor, ki büyük bir şirkette epey zordur bu. Bu masalardaki modellere bakarak üç yıl ilerisini görebiliyor.

  • Tasarım sürecinin çoğu, masaların arasında ileri geri yürüyüp modellerle oynarken yaptığımız konuşmalardan ibaret. Steve karmaşık çizimlerden hoşlanmıyor. Modelleri görüp hissetmek istiyor. Haklı da. CAD çizimlerinde gayet iyi görünen bir modeli üretip de berbat olduğunu gördüğümüzde şaşırıyorum hep.

  • Steve buraya gelmeyi seviyor, çünkü burası sakin ve zarif. Görsel bir insansanız bir cennet.Resmi tasarım değerlendirmeleri olmadığından, önemli karar noktaları da yok. Dolayısıyla esnek kararlar verebiliyoruz. Her gün konuştuğumuzdan ve asla salakça sunumlara başvurmadığımızdan, aramızda büyük anlaşmazlıklar olmuyor hiç.

  • Ive başta Jobs’ un işlere bu kadar karışmasına itiraz etmişti. Ancak sonra, Jobs’ın oynadığı rolü kabul etti. “Diğer şirketlerin pek çoğunda fikirler ve iyi tasarımlar sürecin içinde kaybolur giderler,” dedi. “Steve burada olup da beni ve ekibimi teşvik etmese, bizimle birlikte çalışmasa ve bütün engelleri aşarak fikirlerimizi ürünlere dönüştürmese, o fikirler tamamen önemsiz ve etkisiz olurdu.”

Stoksuz çalışma & Yalın Fabrika

  • Jobs’ın yönetim mantrası “odaklan”dı. Gereksiz ürün gruplarını ve Apple’ın geliştirdiği yeni işletim sistemi yazılımındaki lüzumsuz özellikleri iptal etti. Ürünleri kendi fabrikalarında imal etmek gibi, kontrol manyaklarına uygun bir arzudan vazgeçerek devre kartlarından tamamlanmış bilgisayarlara dek her şeyi dışarıya yaptırdı. Ve Apple’ın tedarikçilerini katı bir disipline soktu. Başa geçtiğinde Apple’ın depolarında iki aydan fazla yetecek kadar malzeme vardı, ki diğer teknoloji şirketlerine kıyasla çok fazlaydı bu. Yumurta ve süt gibi bilgisayarların da raf ömrü kısadır, dolayısıyla bu durum en az 500 milyon dolar zarar anlamına geliyordu. 1998’in başına gelindiğinde Jobs depolardaki malzemeleri bir aylığa kadar azaltmıştı.

  • Jobs’ın başarılarının bedeli vardı, çünkü tatlı dil diplomasisi hâlâ repertuvarının parçası değildi. Airborne Express’in bir şubesinin yedek parçaları yeterince hızlı teslim etmediğine karar verince, bir Apple müdürüne sözleşmeyi iptal etmesini emretti. Müdür kendilerine dava açılabileceğini söyleyince Jobs “Onlara söyle, bizimle uğraşırlarsa bir daha bu şirketten zırnık alamazlar,” diye karşılık verdi. Müdür istifa etti; dava açıldı ve sonuçlanması bir yıl sürdü. “Kalsam hisse senedi opsiyonlarımın değeri 10 milyon dolar olurdu,” dedi müdür, “ama o tavra katlanamayacağımı biliyordum – hem beni kovardı zaten.” Yeni distribütör, stoğu %75 azaltması söylenince bunu yaptı. “Steve’in başarısızlığa tahammülü sıfırdı,” dedi şirketin CEO’su. Başka bir zaman, VSLI Technologies şirketi yeterince çipi zamanında teslim etmekte zorlanmaya başlayınca Jobs bir toplantılarına daldı ve onların “Geri Zekâlı Piçler” olduklarını söylemeye başladı bağırarak. Şirket sonunda çipleri Apple’a zamanında teslim etti ve yöneticileri sırtında “GZP Ekibi” yazan ceketler yaptırdılar.

  • Apple’ın operasyon şefi, Jobs’ın emrinde üç ay çalıştıktan sonra baskıya dayanamayıp istifa etti. Jobs operasyonları neredeyse bir yıl boyunca bizzat yürüttü, çünkü iş görüşmesi yaptığı herkes “eski tarz imalatçılar gibi görünüyorlardı”. Jobs tıpkı Michael Dell gibi, tam zamanlı imalat yapacak fabrikalar ve tedarik zincirleri kurmak istiyordu. Derken 1998’de Tim Cookla tanıştı; Compaq Computers’ta satın alma ve tedarik zinciri müdürü olarak çalışan, 37 yaşında, kibar biri olan Cook, Jobs’ın tek operasyon müdürü olmakla kalmayıp zamanla Apple’ın yönetiminde geri planda çalışan vazgeçilmez bir partnere dönüşecekti. Jobs’ın hatırladığına göre:

  • Tim Cook satın almada çalışmıştı ve bu iş tecrübesi tam da ihtiyacımız olan şeydi. İkimizin bakış açısının tamamen aynı olduğunu fark ettim. Ben Japonya’da tıkır tıkır işleyen bir sürü tam zamanlı fabrikayı gezmiştim ve Mac’le NeXT için bunlardan yaptırmıştım. Ne istediğimi biliyordum ve Tim’le tanışınca onun da aynı şeyi istediğini gördüm. Dolayısıyla birlikte çalışmaya başladık ve kısa sürede onun işi bildiğine güvenir oldum. Benimle aynı vizyona sahipti, stratejik düzeyde çok ileri bir iletişim kurabiliyorduk ve unuttuğum bir sürü şeyi gelip bana hatırlatıyordu.

Bir tersane işçisinin oğlu olan Cook Alabama’da, Mobile’la Pensacola’nın arasında, Gulf Coast’a yarım saatlik mesafedeki Robertsdale kasabasında büyümüştü. Auburn’da sanayi mühendisliği bölümünden mezun olmuş, Duke’tan işletme diploması almış ve sonraki on iki yıl boyunca IBM’de, Kuzey Carolina’daki Araştırma Üçgeni’nde çalışmıştı. Jobs onunla iş görüşmesi yaptığında Cook Compaq’ta çalışmaya yeni başlamıştı. Son derece mantıklı bir mühendis olmuştu hep ve o sıralar Compaq’ta çalışmak kariyeri açısından akıllıca görünmüştü, ama Jobs’ın aurasına kapıldı. “Steve’le görüşmeye başladıktan beş dakika sonra ihtiyata ve mantığa boşverip Apple’a katılmak istedim,” dedi sonradan. “Sezilerim öyle bir yaratıcı dahiyle çalışma fırsatını bir daha bulamayacağımı söylüyordu.” Dolayısıyla Apple’a katıldı. “Mühendislere analitik kararlar vermeleri öğretilir; ama bazen en doğrusu hislere, sezilere güvenmektir.”

  • Apple’daki rolü Jobs’ın sezilerini gerçeğe dökmekti ve bunu sessiz sedasız, çok çalışarak yaptı. Hiç evlenmemiş olduğundan kendini işine verdi. Çoğu günler sabahın dört buçuğunda kalkıp e-postalar gönderiyor, sonra spor salonunda bir saat geçiriyor ve altıyı biraz geçe masasında oluyordu. Pazar akşamları, gelecek haftanın konuşulacağı telefon toplantılarını ayarlıyordu. Sinir krizleri geçirmeye, bağırıp çağırmaya meyilli bir CEO tarafından yönetilen şirkette Cook olaylara soğukkanlıca hâkim oluyor, yatıştırıcı Alabama aksanıyla konuşuyor ve sessiz sessiz bakıyordu. “Cook eğlenceli olabilse de varsayılan yüz ifadesi çatık kaşlar ve çok espritüel biri değil,” diye yazdı Fortune’dan Adam Lashinsky. “Toplantılarda konuşurken uzun ve rahatsız edici duraksamalarda bulunmasıyla ve sürekli yediği enerji barlarının ambalajlarını hışır hışır açmasıyla tanınıyor.”

  • Cook şirkette yeniyken katıldığı bir toplantıda, Apple’ın Çinli tedarikçilerinden biriyle sorun yaşandığını öğrendi. “Bu gerçekten kötü,” dedi. “Birisi Çin’e gidip bu meseleyi halletmeli.” Yarım saat sonra, masada oturan bir operasyon müdürüne “Sen neden hâlâ buradasın?” diye sordu duygusuzca. Müdür kalkıp, bavullarını bile hazırlamadan dosdoğru San Francisco havaalanına gitti ve Çin’e bilet aldı. Cook’un baş yardımcılarından biri oldu.

Cook, Apple’ın başlıca tedarikçilerinin sayısını yüzden yirmi dörde indirdi, onları indirim yapmaya zorladı, çoğunu Apple fabrikalarının civarına taşınmaya ikna etti ve şirketin on dokuz deposundan on tanesini kapattı. Malların yığılabileceği yerleri azaltmakla stokları da azalttı. Jobs 1998’in başında, iki aylık stokları bir aylığa indirmişti. O senenin Eylül’üne gelindiğindeyse Cook stokları altı günlüğe indirmişti. Ertesi Eylül’de, artık sadece iki günlük stok tutuluyordu şaşırtıcı bir şekilde – hatta bu süre bazen 15 saate kadar iniyordu. Ayrıca Apple bilgisayarlarının imalat süresini dört aydan iki aya indirdi. Bütün bunlar tasarruf ettirmekle kalmayıp, her yeni bilgisayarın en son donanım ürünlerine sahip olmasını sağladı.

Yarı Boğazlı Kazak ve Ekip Çalışması

  • Jobs 1980’lerin başlarında yaptığı bir Japonya gezisinde, Sony’nin başkanı Akio Morita’ya neden şirketteki herkesin üniforma giydiğini sordu. “Çok utanmış gibiydi; bana savaştan sonra kimsenin giysisi olmadığını ve Sony gibi şirketlerin işçilerine her gün giyecek bir şeyler vermek zorunda kaldıklarını söyledi,” diye anımsıyordu Jobs. Yıllar geçtikçe üniformalara, özellikle de Sony’ninkilere onlara özgü özellikler eklendi ve böylece işçilerin şirketle kaynaşmaları sağlandı. “Apple’da öyle bir kaynaşma istediğime karar verdim,” diye anımsıyordu Jobs.

  • Stile önem veren Sony, üniformasını ünlü tasarımcı Issey Miyake’ye tasarlatmıştı. Üniformanın naylon ceketinin kolları fermuarlıydı ve onlar çıkarılınca yeleğe dönüşüyordu. “Issey Miyake’yi aradım ve Apple’a bir yelek tasarlamasını istedim,” diye anımsıyordu Jobs. “Bazı numunelerle geri döndüm ve herkese bu yelekleri giymemizin harika olacağını söyledim. Sahnede yuhalandım resmen. Herkes bu fikirden nefret etti.”

  • Jobs otokratik mizacına karşın –konsensüse tapanlardan değildi o–, Apple’da işbirliği kültürünü geliştirmek için çok çalışıyordu. Birçok şirket, çok az toplantı düzenlemekle gurur duyar. Jobs ise birçok toplantı düzenliyordu: her Pazartesi yönetici kadro toplantısı, her Çarşamba ikindisi pazarlama stratejisi toplantısı, ayrıca sonu gelmez ürün değerlendirme toplantıları. PowerPoint’ten ve resmi sunumlardan hâlâ hazzetmediğinden, masada oturan insanların meseleleri kendi bölümlerinin açısından anlatmalarında diretiyordu.

  • Apple’ın en büyük avantajının eksiksiz, entegre –tasarımdan donanıma, yazılımdan içeriğe dek– cihazlar sunması olduğuna inandığından, şirketin bütün bölümlerinin birbirleriyle paralel çalışmalarını istiyordu. “Derin işbirliği” ve “eşzamanlı mühendislik” terimlerini kullanıyordu. Ürünün sırayla mühendislikten tasarıma, imalattan pazarlamaya geçtiği bir geliştirme süreci yerine, bu çeşitli bölümler ürünün üstünde birlikte ve eşzamanlı çalışıyorlardı.“Yöntemimiz entegre ürünler geliştirmekti ve bu, sürecimizin entegre ve işbirlikçi olmasını gerektiriyordu,” dedi Jobs.

Bu yaklaşım önemli konumlar için yapılan personel alımlarında da geçerliydi. Adayları sadece çalışmak istedikleri bölümün müdürleriyle değil, üst düzey yöneticilerle –Cook, Tevanian, Schiller, Rubinstein, Ive– tanıştırıyordu. “Sonra o kişi olmadan toplanıyorduk ve bize uyup uymayacağını konuşuyorduk,” dedi Jobs. Amacı bir şirketin ikinci sınıf yetenekler yüzünden verimsizleşmesine yol açan “andaval patlamasına” karşı tetikte olmaktı:

  • Hayattaki çoğu şeyde, en iyiyle vasatın arasındaki fark %30 civarıdır. En iyi uçak şirketleri, en güzel yemekler vasatlardan %30 daha iyi olabilirler. Woz’unsa vasat bir mühendisten elli kat daha iyi olduğunu görmüştüm. Kendi kafasında toplantılar düzenleyebiliyordu. Mac ekibi, tamamı öyle A ligi oyuncularından oluşma bir ekip kurma girişimiydi. İnsanlar onların birbirleriyle geçinemeyeceklerini, birbirleriyle çalışmaktan nefret edeceklerini söylüyorlardı. Ama ben A ligi oyuncularının A ligi oyuncularıyla çalışmaktan hoşlandıklarını, C ligi oyuncularla çalışmaktansa hazzetmediklerini fark etmiştim. Pixar şirketindeki herkes A ligi oyuncusuydu. Apple’a geri dönünce bunu yapmaya çalışmaya karar verdim. İşe alma sürecinde işbirlikçi olmanız gerekiyor. Birini işe alacağımız zaman, pazarlama bölümünde çalışacak bile olsa, onu tasarımcılarla ve mühendislerle konuştururum. Rol modelim Robert Oppenheimer’dı. Atom bombası projesi için nasıl insanlar aradığını okudum. Ben kesinlikle onun kadar iyi olmasam da, hedefim öyle olmaktı.

Steve Jobs’ un kitaptaki son sözleri

  • Hedefim, bünyesindeki insanları muhteşem ürünler üretmeye teşvik eden, kalıcı bir şirket inşa etmekti. Diğer her şey ikinci plandaydı. Kâr etmek elbette çok güzeldi, çünkü muhteşem ürünler üretmeyi mümkün kılan buydu. Ama hedef kâr değil, ürünlerdi. Sculley önceliklerin yerlerini değiştirdi ve para kazanmayı hedefledi. Arada ince bir fark var, ama her şeyi belirliyor: kimi işe aldığını, kimin terfi edileceğini, toplantılarda ne konuşacağını…

  • Bazı insanlar, “Müşterilere istedikleri şeyi verin,” diyorlar. Ama benim yaklaşımım bu değil. Bizim işimiz müşterilerin ne isteyeceklerini onlardan önce bulmak. Henry Ford şöyle bir söz söylemişti sanırım: “Müşterilere ne istediklerini sorsaydım, ‘Daha hızlı bir at,’ derlerdi!” İnsanlar ne istediklerini, ancak onlara gösterdiğin zaman bilirler. Bu yüzden pazar araştırmalarına asla güvenmem. Bizim işimiz henüz sayfada olmayan şeyleri okumaktır.

  • Polaroid’den Edwin Land beşeri bilimlerle diğer bilimlerin kesiştiği yerden bahsetmişti. Ben o yeri seviyorum. Oranın büyülü bir tarafı var. Buluşlar yapan bir sürü insan var; benim kariyerimin en önemli yönü bu değil. İnsanların Apple’ı benimsemelerinin sebebi, icatlarımızda derin bir insani boyutun bulunması. Bence büyük sanatçılarla büyük mühendisler birbirlerine benziyorlar;kendilerini ifade etmek istiyorlar. Aslında orijinal Mac’in üstünde çalışan en iyi mühendislerden bazıları amatör şair ve müzisyenlerdi. Yetmişli yıllarda bilgisayarlar insanların yaratıcılıklarını ifade etmelerinin bir yoluna dönüştü. Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi büyük sanatçılar da bilimde gayet iyiydiler. Michelangelo sadece heykeltıraşlıktan değil, taş madenciliğinden de epey anlıyordu.

  • İnsanlara çok kaba davrandığımı düşünmüyorum, ama bir şey berbatsa yüzlerine söylerim. Benim işim dürüst olmak. Neden bahsettiğimi biliyorum ve genellikle haklı çıkarım. İşte böyle bir kültür yaratmaya çalıştım. Birbirimize karşı gayet dürüstüz; herkes bana saçmaladığımı söyleyebilir, ben de onlara söyleyebilirim. Şiddetli tartışmalarımız oldu, birbirimize bağırdığımız oldu ve bunlar en çok eğlendiğim zamanlar arasındaydı. Herkesin karşısında hiç çekinmeden, “Ron, şu mağaza bok gibi görünüyor,” diyebiliyorum. Veya bir ürünün mühendisliğinden sorumlu kişinin karşısında, “Tanrı’m, bunun mühendisliğinde cidden çuvallamışız,” diyebilirim. O odada bulunmanın koşulu bu: Süper dürüst olabilmelisin. Belki daha iyi bir yöntem vardır –bir centilmenler kulübü kurup kravat takmak, ve birbirimizle Brahma rahipleri gibi gayet kibarca, üstü kapalı konuşmak da bir yöntemdir. Ama ben bu yöntemi bilmiyorum, çünkü California’da orta direk bir ailede yetiştim.

  • İnsanlara sert, muhtemelen gereğinden fazla sert davrandığım oldu. Reed’in altı yaşındayken bir gün okuldan geldiğini hatırlıyorum; o gün birini işten kovmuştum ve o insanın işini kaybettiğini ailesine ve en küçük oğluna söylemesinin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştım. Zordu. Ama birinin onu kovması gerekiyordu. Ekibin kusursuz olmasını sağlamanın benim işim olduğunu düşündüm hep; bunu benden başka yapacak kimse yoktu.

  • Sürekli yenilikçi olmaya çalışmak gerekiyor. Dylan hep protest şarkılar söyleseydi muhtemelen tonla para kazanırdı, ama bunu yapmadı. İlerlemesi gerekiyordu ve bunu yapınca, 1965’te elektrogitara geçince bir sürü insanı kendinden soğuttu. 1966’daki Avrupa turnesi en iyi turnesiydi. Sahneye çıkıp akustik gitar çalıyordu ve seyirciler ona bayılıyordu. Sonra ileride The Band’i kuracak elemanları çağırıyordu ve elektrogitar çalıyorlardı; seyircilerin yuhaladığı oluyordu. Bir keresinde tam “Like a Rolling Stone”u söyleyecekken seyircilerden biri, “Hain!” diye bağırdı. Bunun üzerine Dylan “Çok yüksek sesle çalın!” dedi. Ve öyle yaptılar. The Beatles da öyleydi. Sürekli evriliyorlardı; ilerliyor, sanatlarını geliştiriyorlardı. Ben de bunu yapmaya çalıştım hep – ilerlemeyi sürdürmeye. Yoksa, Dylan’ın dediği gibi, doğmakla meşgul değilsen ölmekle meşgulsündür.

Şimdi ölümle karşı karşıya olduğu için öbür dünyaya inanmayı daha çok istiyor olabileceğini itiraf etti. “Ölümden sonra insanın bir parçasının varlığını sürdürdüğünü düşünmek hoşuma gidiyor,” dedi. “Onca deneyimi biriktirdikten sonra, belki biraz da bilgeliğe ulaştıktan sonra, bütün bunların yok olduğunu düşünmek tuhaf. Yani ölümden sonra bir şeylerin sürdüğüne, en azından bilincin sürdüğüne inanmayı cidden istiyorum.”

  • Çok uzun süre sessiz kaldı. “Ama öte yandan, belki de açma kapama düğmesi gibidir,” dedi. “Tık diye gidiveriyorsundur.”

  • Sonra tekrar duraksayıp hafifçe gülümsedi. “Belki de bu yüzden Apple cihazlarına açma kapama düğmeleri koymaktan hoşlanmadım hiç.”

Son bilgi Steve JOBS yılda 1 $’ lık en düşük maaşlı CEO olarak, Guiness rekorlar kitabına girmiştir.


TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

‘Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti’ Dedirten 20 Kitap!

Fransa halkının büyük bir ilgiyle izlediği edebiyat programı La Grande Librairie, France 5 kanalının 20. kuruluş yılına özel etkileyici bir araştırma yapmış. 2008 yılından bu yana yayında olan program yönetimi izleyicilerine “Hayatınızı hangi kitap değiştirdi?” sorusunu sormuş. Binlerce yanıt gelmiş. En fazla oy alan 20 kitabın listesi yayınlanmış. İşte o liste!


1) Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry

5cf4kc - İnsana 'Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti' Dedirten 20 Kitap


2) Yabancı – Albert Camus

uf9fpn - İnsana 'Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti' Dedirten 20 Kitap


3) Gecenin Sonuna Yolculuk – Louis-Ferdinand Céline

1344fg - İnsana 'Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti' Dedirten 20 Kitap


4) Günlerin Köpüğü – Boris Vian

h7amt7 - İnsana 'Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti' Dedirten 20 Kitap


5) Kayıp Zamanın İzinde – Marcel Proust

44mvfn - İnsana 'Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti' Dedirten 20 Kitap


6) Adsız Ülke – Alain Fournier

5gcbim - İnsana 'Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti' Dedirten 20 Kitap


7) Simyacı – Paulo Coelho

n1t22h - İnsana 'Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti' Dedirten 20 Kitap


8) Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez

090k91 - İnsana 'Bir Kitap Okudum ve Hayatım Değişti' Dedirten 20 Kitap


9) Belle du Seigneur – Albert Cohen

10) Kötülük Çiçekleri – Charles Baudelaire

11) Veba – Albert Camus

12) Harry Potter – J.K. Rowling

13) 1984 – George Orwell

14) The World According to Garp – John Irving

15) Suç ve Ceza – Dostoyevski

16) Yüzüklerin Efendisi – JRR Tolkien

17) Koku – Patrick Süskind

18) Anne Frank’ın Günlüğü – Anne Frank

19) Madam Bovary – Gustave Flaubert

20) Sefiller – Victor Hugo

Sizin de hayatınızı değiştiren kitaplar varsa yorumlarda paylaşabilirsiniz. 

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Bütün Pazarlamacılar Yalancıdır, Hikaye Anlatır!

Bütün Pazarlamacılar Yalancıdır, Hikaye Anlatır! ile ilgili görsel sonucu

Gayrimenkul profesyonelleri, daha önce ev alım satımı ile ilgili deneyimleri olan müşteriler ile çalışmakta her zaman daha çok zorlanırlar. Onların yaşadıkları kötü deneyimler veya etrafından duydukları yanlış bilgiler, ilk izlenimleri oluşmuş şekilde size gelmelerine sebep olur. Onların bu ilk izlenimlerini değiştirmek ise size kalır.

Size gelen deneyimli müşterilere yapabileceğiniz bir şey yoktur, ancak yeni potansiyel müşteriler ile temas haline geçtiğiniz anda yapabileceğiniz bir şey vardır. Bir telefona cevap verdiğinizde veya müşterinizle ilk defa görüşmeye giderken, hikayenizle onda oluşturacağınız ilk izlenim hayati önem taşır.

Herkes farklı hikayeleri dinlemeyi sever. Buna müşterileriniz de dâhil. Eğer müşterilerinize anlatabileceğiniz bir hikayeniz varsa, daha akılda kalıcı bir gayrimenkul profesyoneli olabilirsiniz.

Şimdi bir düşünün. Bir zamanlar Cem adında bir emlakçı vardı. En iyi listesini hazırladı ve onu müşterisine sunmak için çok sayıda veriyi silah olarak hazırladı. Son yaptığı satışları, ücret belirlemede izlediği yolları ve benzeri pek çok bilgiyi en ince ayrıntısına kadar hazırladı. Müşterisine bunları sunarak güven kazanmaya çalıştı ve eğer alım veya satımı gerçekleştirirse ona büyük vaatlerde bulundu. Buna rağmen Cem müşterisini kazanmakta başarısız oldu.

Peki, neden? Çünkü Cem müşterisinin dikkatini çekecek veya feyz alınacak bir hikayeye sahip değildi. Onun sunduğu vaatlerin içi boştu. En önemlisi de akılda kalıcı sözler sarf etmemiş ve unutulmaz olma özelliğini kazanamamıştı. Eğer Cem sadece iki hafta içerisinde 300 bin dolarlık bir evi nasıl sattığını, bu satışı gerçekleştirirken ne tür engellerin üstesinden geldiğini ve sonuç olarak müşterisinin beklentisini karşıladığını anlatmış olsaydı, bunları dinleyen müşterisini kendine odaklamasını ve dikkatini çekmesini de başarırdı.

Çünkü hikayeler, hayatınızdaki kesitler karşıdakine her zaman daha güven verici ve inandırıcı gelir. İlham verir, motivasyonu arttırır ve insanlarla aranızda bir bağ kurmanızı sağlar. Life! By Design”kitabının yazarı ve YourCoach’un CEO’su olan Tom Ferry’nin bu konudaki görüşüne kulak verelim:

Hikaye anlatma yeteneğiniz, müşterinizin sizi ve markanızı hatırlamasına yardımcı olur. Anlattığınız içeriği belki hatırlamazlar, ancak sizi ve isminizi mutlaka hatırlarlar.”

Ben ve Hikâye Anlatmak mı? Mümkün Değil!”

Eğer ara başlığımızdaki cümleyi kuranlardansanız, size bu konuda bazı ipuçları verebiliriz. Çünkü herkes iyi bir hikaye anlatıcı olmayabilir ya da yaşadıklarını dramatize etme yeteneğine sahip olmayabilir. Ancak bu yeteneğinizi geliştiremeyeceğiniz anlamına gelmez.

Tom Ferry, harika bir iş hikâyesi anlatıcısı olmanın, anlattığınız hikayenin aynı anda üç özelliği barındırmasından geçtiğini ifade ediyor. Nedir bu üç şey?

– Eğitici olması

Örneğin komşunuzun evini satmak üzerine bir hikayeniz var diyelim. Bu hikayeyi anlatırken kurnaz bir şekilde pazarın koşullarına dair bilgiler vererek bu pazarda sizin diğer firmalardan farkınızı belirterek müşterinizi eğitebilirsiniz. Bu şekilde her cümlenizden yeni bir şey öğrenen müşteriniz, sizi gözünde büyütmeye ve sektörde tecrübeli olduğunuzu düşünmeye başlayacaktır.

– Motive edici olması

Satış sonunda komşunuzun ne kadar memnun olduğunu anlatırken ise karşınızdakini motive etmiş olursunuz. Daha önceki bir satış hikayenizi anlatırken bu yönteme başvurabilirsiniz. Satışı gerçekleştiren önceki müşterinizin hissettikleri, hayatındaki olumlu değişiklikleri anlatabilir ve varsa güvenilir müşterinizin olumlu görüşlerini karşınızdakine sunabilirsiniz.

– Eğlendirici olması

Diğer bir önemli nokta ise, hikayenizi anlatırken müşterinizi az da olsa güldürmenizdir. Onu gülümsetecek zeki şakalar öğrenmeyi ve uygulamayı deneyebilirsiniz. Örneğin hikayenizin içinde yaşadığınız zorluklardan bahsederken, başvurduğunuz ciddi yöntemleri sıralarken, bazı saçmaladığınız anları da hikayenizin içine katabilir ve müşterinizin bu işe gerçekten kafa patlattığınızı eğlenerek görmesine yardımcı olabilirsiniz.

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

Haftanın Kitap Önerisi: Üçünü Seç, Başarıyı Yakala!

Son zamanlarda her türlü meslek grubu insana, kaliteli yaşama dair bir dolu reçete hazırlarken Facebook ile gündelik hayatlarımızın akışını, tam merkezden değiştiren Mark Zuckerberg’in kardeşi ve aynı zamanda Facebook küresel piyasalar direktörü Randi Zuckerbeg, yazmış olduğu son kitabında bu dengeyi nasıl yakalayabileceğimizi bize bir formülle özetledi. Kitapçılarda raflara yerleştiği günden itibaren en çok satanlarda yerini alan Pick Three yani Üçünü Seç isimli kitap, yaşam başarımız ve kalıcı dengesi için hayat boyu; iş, uyku, aile, fitness ve dostlar beşlisinden üçünü seçerek uzun vadede mutluluğu yakalayabileceğimizi öğütlüyor. Sizce ne kadar doğru peki?

Uzun zamandır kuşkusuz herkesin arasında geçen en sonuçsuz tartışmalardan biri, iş ve sosyal yaşam dengesinin nasıl kurulacağı. Ancak Randi Zuckerbeg, bu tartışmaya son noktayı, basit bir formülle koymayı başardı. Özellikle de iş yaşamı içerisindeki insanların yeni yaşam modelinin, iyi bir çalışan olup ev dahil hemen hemen tüm vaktini işe ayırmak, dostlar ve arkadaşlarla sosyalleşmek, aileyle ilgilenmek, yeterince uyku ve tüm bu koşmaca içinde fit kalmak sorunsalında, bu beşliden üçünü seçerek yaşamda mutluluğun ve başarının yakalanabileceği inancında.

Bu hesaba göre çocuklarınızla zaman geçirip, işinizi de büyütmek ve aynı zamanda fit bir vücuda sahip olmak istiyorsanız o zaman çok üzgünüz, çünkü uzun ve keyifli uykuları ya da dost meclislerini unutmanız gerekiyor. Ve Zuckerberg kendisiyle yapılan röportajda da bu matematiğe göre fitness ve dostları sıklıkla bir kenara ayırdığını itiraf ediyor.

Söylemesi Kolay Uygulaması Güç

Bu formül insana ilk okuyuşta sert gelebilir elbette ancak maalesef gerçeklik payı oldukça fazla bir seçim denklemi. Elbette gündelik koşturmacalarımız arasında içimizden geldiğince her şeye zaman ayırmak oldukça güç olsa da mutlu olmak için “üçünü seç” aşamasında iş biraz zorlaşıyor. Kuşkusuz her şeyi boş verip içinizden geldiği gibi bir hayat yaşama şansınız da var ancak o zaman her konuda ipin ucunu kaçırma ihtimali de oldukça fazla.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da istisnalar yok değil. Hatta her gün, tüm TV kanallarında,yaşamda daha fazla hedefi kucaklamak için nasıl daha enerjik olacağımız, nasıl daha dinç kalacağımızla ilgili çeşitli katkı besin ya da ilaç reklamına bile maruz kalıyoruz. Elbette tüm yaşamı ele aldığımızda bu tür “her şeye yetmeye çalıştığımız” günlerin ve dönemlerin sayısı oldukça az ve uzun değil. Ancak yine de içimizde bir ses, dönem dönem her şeyi başaran insan olmaktan gizli gizli besleniyor da. Fakat kötü haberimiz şu ki yaşamda mutluluk herkese ve her şeye yettiğimizde değil, kendimiz de dahil seçtiğimiz alana tam ve keyifle odaklandığımızda yakalanıyor.

Uyku mu Dostlar Mı?

O zaman hadi, bir de siz bakın yaşamlarınıza; iş, fitness, dostlar, uyku ve aile beşlisi arasında yeterince denge kurabiliyor musunuz? Dostlarla çokça vakit geçirip Oscar adayı filmlerin tümünü izleyip hem de uykunuzu almış vaziyette iş başı yapmak mümkün mü? Eğer yanıt hayırsa Zuckerberg’in Üçünü Seç kitabında söylediklerine kulak verin. Çünkü ne de olsa Facebook gibi bir şirketteki gayet üst düzey bir pozisyonun yoğunluğunu, yaşamında dengeleyebilen birinin önerileri hepimizin işine yarayacak gibi duruyor.

TANJU HAN

Siz değerli takipçilerimi de bu değişimin birer parçası olarak görüyorum.

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

%d blogcu bunu beğendi: