Haftanın Kitap Önerisi: “Yaşama Uğraşı” Cesare PAVESE

Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı Kitabından İnsan Üzerine 10 Alıntı

1 İnsan artık istemediği zaman elde eder bazı şeyleri.

Talihsizliğe uğramış bir genci şu sözlerle avutmaya çalışırız: “Sabırlı ol; kendini koyuverme; ilerisi için daha dayanıklı yapar bu seni; herkesin başına bir kere gelir böyle şeyler vb.” Kimse gerçeği söylemeyi düşünmez: “Aynı şey bir kere, dört kere, on kere daha başına gelecektir- böyle şeyler her zaman başına gelecektir; çünkü sen kendini koruyamayacak bir yaradılışta isen, bundan kendini kurtaramazsın.”

2 Estetik değerler, ahlakın özü, gerçeğin ışığı öğretilemez. Her insan kendi içinde yaratmak zorundadır bunları. Bu kavramlar mutlak, zaman ve toplum dışı değerler oldukları için başkalarına iletilemez. Kelimeler bu kavramları ancak ana çizgileriyle dile getirebilirler.

3 Geçmiş bizim için, hem düşünmeden yeniden yaşayabileceğimiz kadar alışık olduğumuz, hem de ona her döndüğümüzde bizi şaşırtacak kadar bize yabancı bir şey olmalı: Bu durumda hayal gücümüzün kullanabileceği bir nitelik kazanmış olur. Size önceden sıradan görünmüş olan bir yaşantının üzerinden bir zaman geçsin, onu yepyeni bir gözle görür, hayretler içinde kalırsınız.

4 Acının kamçısını suratına yemesini bilmek de bir sanattır, öğrenmen gereken bir sanat. Bırak kendini tüketsin her saldırı; acı daha yoğun, daha güçlü bir şekilde incitebilmek için tek saldırı bulunur hep. Sen de, acının iğnesini bir noktayı sokmuş gibi zehrini dökerken seni sokabileceği bir başka yerini uzat ki ilk yaranın sancısını duymayasın. Gerçek acı çeşitli düşüncelerden meydana gelir. İnsan aynı anda ancak bir şey düşünebileceğine göre, bir düşünceden öbürüne geçmeyi, böylece sırayla her sızlayan yerin acısını dindirmeyi öğren.

5 Aşırı duygusal kimselerin yanıldıkları nokta “sevecen duygular”ın varlığına inanmaları değil, kendi sevecen yaradılışları adına bu duygulara sahip çıkmalarıdır. Ancak sert ve kararlı kimseler kendilerini sevecen duygularla kuşatma bilgi ve yeteneğine sahiptirler; ama işin acısı, bu duyguların tadını da en az onlar çıkarabilirler.

6 Mutluluğun gizini, onu yarın ve her zaman yeniden elde edebilecek şekilde bulaya çalışmanın o gelip geçici acısı olmasa, beşki de eksiksiz olurdu mutluluğum. Ama belki de yanılıyorum, belki de acıda gizli mutluluk. Bir kez daha, yarın anılarla yetinebilmeyi umduğumu anlıyorum.

7 Kaderin amansız oluşu değildir sorun; çünkü insan bir şeyi inatla isterse, onu elde eder. Korkunç lan, istediğimiz şeyi elde ettikten sonra ondan bıkmamızdır. O zaman suçu kaderde değil, kendi isteğimizde bulmalıyız.

8 Bir dikey tipler vardır: Bunlar her şeyi sırayla yaparlar; bir kişiden ya da bir şeyden öbürüne geçerken öncekini bırakırlar; kendilerini yeni bir sevgiliye adadıkları zaman, bir eski sevgilinin gelip onları kışkırtmasına sinirlenirler. Bunlar romantiktir, hiç büyümezler. Bir de yatay tipler vardır: Bunlar oldukça geniş bir değerler dünyasından yaşantı zenginleştirirler, eski tanıdıklarından vazgeçmeden yeni insanlarla ve şeylerle ilgilenmesini bilirler; serinkanlılıklarının, köklü inançlarının yardımıyla birbirinden oldukça değişik tutkuları denetleyecek ve yola getirecek gücü bulurlar. Böyle insanlar da klasiktir.

9 Herkesin başına aynı şeylerin gelmesi, belirlenimci bir saptama değildir. Tam tersine. Bu şeylerin olması, öznenin bu şeylerin gerekliliğince belirlendiği anlamına gelmez; özenin her karşılaşmaya kendi iradesini, yapısını, kişiliğini, özünü vb. taşıdığı anlamına gelir, karşılaşmaları seçen, onlara hep aynı biçimi veren de budur. Karşılaşmalara her ne kadar insan benliği girse de, onlar özgürdür.

10 Kaderin bilgeliği, temelde, bizim bilgeliğimizdir, çünkü bize bir şeyin köküne indiğimiz zaman neyi yapıp yapmamamız gerektiği konusunda sınırsız bir duyarlılık verir. Bizi baştan çıkaracak hangi durumla karşılaşırsak karşılaşalım, bu konuda hiçbir zaman yanılmayız. Her zaman bir kader duygusuyla hareket ederiz. İkisi de aynı şeydir.

Yanılan insan henüz alın yazısının ne olduğunu bilmeyen insandır. Yani bu insan, geleceğini belirleyen geçmişini anlamıyor demektir. Ama ister anlasın, ister anlamasın, geçmiş gene de geleceği gösterir. Her hayat, olması gerektiği gibidir.

ÖZET

Dünyanın en acımasız katliamının, yine bir Ağustos ayında üç gün arayla yarım milyon insanın ölümüne neden olan atom bombalarının Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmasının üzerinden tam beş yıl geçmiş.

Tarih 26 Ağustos 1950, bir yazar; eleştirmenlerin övgü ve alkışlarıyla karşılanan, başarısının doruğunda, en son yazdığı “Yalnız Kadınlar Arasında” romanı İtalya’nın en önemli Strega edebiyat ödülünü hak etmiş, henüz 42 yaşında ve yapılacak çok şey var, oysa o Torino’da, küçük bir otel odasında uyku hapı alarak intihar etmeyi tercih ediyor.

Edebiyat dünyasında kendi elleriyle yaşamına son veren ilk yazar değildir Cesare Pavese. 1900’lü yılların ilk yarısı, akıl almaz işkenceler içinde geçen Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının sonuçlarına tanık olmuş ve milyonların ölüm acılarıyla yoğrulmuş bir dünya nüfusu bırakmıştır geriye. Aynı yıllarda savaşlara rağmen iyi şeyler yaratmak için uğraş verenler bu yılların dramını, içlerinde hapsedilmiş ürkütücü ve bir o kadar korkunç çığlıkları geride bıraktıkları eserlere yansıtmışlardır bir şekilde.

“İnsan altmışını aşınca, her şeye bütünüyle yeniden başlamak, çok büyük güç gerektirir. Benim gücüm ise, vatanımdan uzak, yıllarca dolaşma sonucunda tükendi. Bu nedenle, düşünce düzeyindeki çalışmaları en yüce mutluluk, kişisel özgürlüğü ise en değerli varlık saymış bir yaşamı, henüz dimdik dururken noktalamayı uygun buluyorum” diyen ve savaşın ağır sonuçlarına katlanamayarak 23 Şubat 1942’de 61 yaşında intihar eden Avusturyalı yazar Stefan Zweig ölmeden önce “Satranç”, “Acımak”, “Amok Koşucusu”, “Korku”, “Günlükler” ve “Üç Büyük Usta” gibi önemli eserleri gelecek nesillere bırakmayı başarabilmiştir.

Bombardıman uçakları tarafından ülkesi her gün ölüm yağmuruna tutulan Virginia Woolf’da 59 yaşında Ouse ırmağına atlayarak intihar ettiğinde takvim yaprakları 1941 yılını göstermektedir. Sık sık gelen sinir krizleri ve intihar eğilimleri, ruhi çöküntüler ve ağır depresyon halleri bile “Yıllar”, “Dalgalar”, “Deniz Feneri”, “Kendine Ait Bir Oda” ve “Mrs. Dalloway” gibi birbirinden başarılı eserler bırakarak bu dünyadan ayrılmasına engel olamamıştır. Woolf’un mezar taşında “Dalgalar’” isimli romanının son cümlesi yer alır; “Senin üzerine atacağım kendimi, yenik düşmeden, boyun eğmeden, Ah. Ölüm!”

Her üç yazarın da en önemli ortak özellikleri yaşadıkları dönemlerde edebiyat alanında son derece başarılı çalışmalar yapmaları, eserlerinin en ünlü eleştirmenler tarafından takdir edilmiş olmasıdır. Ve hepsinden öte her üç yazarın ortak yazgısı yazılarını sık sık yapılan hava bombardıman anonslarının altında yazıyor olmalarıdır şüphesiz. Ve her üçünde ortak bir başka nokta en iyisini yazma tutkusudur. İşkencelerle ölmüş milyonların çığlıklarını, o güne kadar alışagelmedik yeni anlatım yollarıyla ifade etmek zorundadırlar. Onlar adına bunu fazlasıyla hak etmişlerdir. Bu nedenle yazılarındaki duygu ve düşünceleri asla tatmin edici bulmazlar. Daha fazlası gereklidir. Woolf, “Yıllar” isimli kitabını bir çok kez gözden geçirir ve her seferinde onda eksik bir şeyler bulur, kitabı yeteneksizliğinin bir kanıtı olarak görüp sinir krizleri geçirir. Oysa kitabın Woolf’a verdiği yanıt gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da en fazla okunması ve beğenilmesi şeklinde olur.

Yaşadıkları savaş dönemlerini, yüklenmiş oldukları sosyal, tarihi ve siyasi sorumluluğu eserlerine yeterince yansıtamadığını düşünmek sanatçıların ruhlarında sonsuz acılar uyandırır. Sancılar bir tek mükemmellik duygusuyla yok olabilir. Yaratılan her eserde bir öncekini aşma tutkusu vardır. İç sesler, iç hesaplaşmalar onları asla rahat bırakmaz, eserlerinin aslında kusursuz olduklarına inanmazlar ve yeterince duyuramadıklarını düşündükleri yaşam çığlıkları ne yazık ki onların da sonları olur. “Dalgalar kıyıda parçalandı.” (V. Woolf, Dalgalar isimli romandan)

Ölümünden iki yıl sonra “Yaşama Uğraşı” adıyla yayımlanan güncelerini 1935 yılında tutmaya başlar Pavese -ölümünden 15 yıl önce-. Yaşadığı her deneyimden kendine özgü düşünceler ve sonuçlar çıkarmıştır. Özellikle yazdığı şiirlerde kendini geliştirme, farklı teknikler ve konular yakalayarak yeni bir başlangıç noktası bulma çabaları, başarıları ve hüsranları, kadınları, terk ettiği ve terk edenler nedeniyle çektiği aşk acıları, yalnızlığı, nedensiz acıları, kendine, yazdıklarına ve kişiliğine yönelik acımasız eleştirileri, sürekli kendi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmaları, romanları, etkilendiği diğer yazarlar ve eserleri hakkında tuttuğu kısa günlük notlar, intiharla sonuçlanan acımtırak bir yaşamın analizini yapmak için bir çok ipuçları verir.

Roma’da Strega ödülünü aldıktan hemen sonra yaşadığı Torino’ya dönen Cesare Pavese günlüğü dışındaki tüm çalışmalarını yok eder. 1949 yılında simgesel gerçeklik üzerine iki ayda tamamladığı “Ay ve Şenlik Ateşleri” yazarın son eseridir. Güncesinde “Her şeyi koymalıyım bu kitaba” derken son kitabı olduğunu kendisi de biliyordur zaten. İntihar düşüncesi güncenin yazıldığı ilk günlerden itibaren kendini hep korumuştur. Bilinmeyen şey gerçekleşeceği zamandır. Sevdiği kadınlar tarafından terk edildikten hemen sonra yaşanan içini kemiren yalnızlık duygusu, (“kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum”) onu sık sık intihar olgusu ile karşı karşıya getirir.

“Ne zaman bir güçlükle yada acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum. Beni korkutan da bu: temel ilkem intihar, gerçekleştiremediğim, hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim ama düşüncesi duyarlığımı okşayan intihar.” İntiharından on dört yıl önce, güncesinde yer alan satırlardır bunlar. Ve devam eder.

“Bir iç trajediyi sanat biçiminde dile getirmek ve böylece ondan arınmak, ancak bu trajedinin içindeyken bile duyargalarını geren ve incecik ipliklerle örgüsünü örebilen, kısacası, bir yandan yaratıcı düşüncelerin kuluçkasına yatabilen bir sanatçının başarabileceği bir iştir. Bir çıkar yol olarak intihar yerine, bir sanat eserinin aracılığı ile fırtınayı yaşamak ve baskı altındaki duygulardan böylece kurtulmak diye bir şey olamaz. Bunun ne kadar doğru olduğunu, kendini gerçekten başına gelen bir felaket yüzünden öldüren sanatçıların genellikle sıradan şairler, duygu taşkınlıklarında içlerini kemiren kanserin en ufak bir belirtisini bile duyurmayan gösteriş düşkünleri oluşu gösterir. Bundan şunu öğrenir insan: uçurumdan kurtulmanın yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.”

“Bir arabanın altında kalmanın yada öldürücü bir hastalığa yakalanmanın korkusuyla kendini öldürmeyi düşünmenin hiç de gülünç ve saçma bir yanı yoktur. Acı çekme derecesinin dışında, insanın kendini öldürmek istemesi, ölümünün önemli, bilinçli ve yanlış yorumlanmaması gereken bir eylem sayılmasını istemesidir. Bu yüzden intihar edecek kimsenin ezilmek yada zatürreeden ölmek düşüncesi gibi anlamsız bir şeye katlanamamasını doğal karşılamak gerekir. Onun için üşütmemeye ve dönemeçlere dikkat”

Sorar kendine. “Bu yıl iki kere intiharı aklından geçirdin. Herkes sana hayranlık duyuyor, seni övüyor, seni kutluyor. Öyleyse?”

Övgüler, kutlamalar ve başarılar artık kanıksandığı için midir? Hayaller gerçekleşmiştir. Yapılacaklar tamamlanmıştır. Geriye bir şey kalmamıştır. Oysa bir sanatçının yaratıcılıktan uzak kalması düşünülemez. Aslında Pavese bilinçli ve de ne istediğini bilen bir insandır. Nitekim:

“Cecchi’nin yazısı.. De Robertis’in yazısı, Cajumi’nin yazısı. En büyük “üstatlar” ca övülüyorsun. Sana” Kırk yaşındasın ve ününü yapmış durumdasın: kendi kuşağının en iyisisin ve tarihe geçeceksin; başkalarına benzemeyen, sahici bir yazarsın…” diyorlar. Yirmi yaşındayken bundan başka bir şeyi düşlemiş miydin?”

“Peki? ‘Hepsi bu kadar, şimdi ne olacak?’ demeyeceğim. Ne istediğimi bildiğim gibi, elde ettiğim şeyin değerinin ne olduğunu da biliyorum. Bundan başka bir şey istemiyordum. Bunu sürdürmek, daha ileri gitmek başka bir kuşağı da kapsamak, bir tepe gibi sonsuzlaşmak istiyorum. Yarından başlayarak yılmadan aynı yolda yürüyeceğim.”

“Ama nasıl inanılmaz bir gözle görmüşüm geleceği isteklerimle yazgım arasında bu ne güzel rastlaşma! Ya bu sonucun değeri eserlerde değil de, bu rastlaşmadaysa?”

Doğrusu bu ya, oldukça ürkütücü cümleler…

Ama intihara giden yol yine de devam eder… Birkaç ay sonra…

“…içimde yazma dürtüsü kalmadı artık, beynimdeki boşluk yeniden beliriyor… Hangi yeniliği bulmalı, nasıl yaşamalıyız ki, bu yenilik de kokmaya başladığı zaman bunu görebilelim… Peki sonra? Bir şeftalinin, bir üzümün mutluluğu. Kim daha fazlasını ister? Yaşıyorum, bu da yeter.”

Ve sonrası…

“Yaptıklarıma, eserlerime karşı bir tiksinti duyuyorum… Çizginin aşağı doğru inmesi… Hayatı suçlamıyorum, dünyayı güzel ve sevilmeye değer buluyorum. Ama batmaktayım. Yapacağımı yaptım. Olabilir mi? İstek, özlem, bir şeyi almak, yapmak, yeni bir şeye sarılma dürtüsü. Yeniden başlayabilir miyim? (Bütün bunlar “Tepelerdeki Şeytan” ile ilgili bir sürü olumsuz eleştiri çıkması yüzünden.)”

Boşluk devam ediyor…

“Kendimi hiçbir zaman, şu öğle sonları ve akşamları olduğu kadar bir köşeye kıstırılmış ve sıfırı tüketmiş hissetmemiştim. İçimdeki boşluğu aydınlatacak bir hayat kıvılcımı hala yok. Bu noktadan öteye gidemeyeceğimi, söyleyecek neyim varsa, söyleyip bitirmiş olduğumu çok iyi biliyorum. En kötüsü, bir şeyler başarmış olmam, bu yüzden de her şeyden büsbütün vazgeçmeyi göze alamam. Bu durumdan kurtulacağımı ve başka eserler vereceğimi de biliyorum. Ama çatlak ortada, açıkça görülüyor.”

“Acının düzenli vuruşları başladı. Her akşam, hava kararırken, yüreğim gece oluncaya kadar sıkılıyor.”

Birkaç gün sonra…

“Artık sabahı da kaplıyor acı.”

Nitekim Pavese adım adım gittiği bu sona hazırdır.

“Gizlice en korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.”

“Yazıyorum: Ey, sen, acı. Peki sonra?”

“Bütün gerekli olan biraz cesaret”

“Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım”

Bunlar son sözleridir yazarın.

İntihar düşüncesi Pavese’in tek saplantısı değildir. Yazar her mutluluğun acı bir sonla biteceğine inandırmıştır kendini. 1948 yılının başında şu notları düşmüş günlüğüne.

“Toprağa, sulara vuran pırıl pırıl güneşiyle Roma’yı hatırlatan ılık bir sabah. Şimdiye kadar hiç böyle bir yıl başlangıcı görmedim. Önümüzde korkunç bir yıl mı var acaba?”

Ama bu boş inancı gerçekleşmez, tam tersine kısa bir süreliğine de olsa yaşamındaki en mutlu günlerin başlangıcı olur. 48-49 lu yıllar; 4 başarılı kitabın -“Tepedeki Ev”, “Tepelerdeki Şeytan”, “Yalnız Kadınlar Arasında” ve “Ay ve Şenlik Ateşleri”, ödüllerin ve her şeyden önemlisi büyük bir tutkuyla bağlandığı son sevgili, Amerikalı sinema oyuncusu Constance Dawling’in yazarın hayatında olduğu yıllardır. Constance’ın onu terk edip ülkesine dönmesi ise Pavese’in sonunu hızlandırır. 1950 Mayısında düştüğü bir notta bu saplantı yine açığa çıkar. “48-49’daki mutluluğumun hesabı görüldü” derken içinde bulunduğu ruhsal çöküntüden kurtulmasına yönelik dış dünyadan bir umudu kalmamıştır artık.

Nasıl kalsın ki…

“Sokakta insanların bu kaynaşmadan habersizce omzuna çarpıp geçmelerine neden şaşıyorsun, sen kendin, yanından geçen nice insanın acılarının, içlerini kemiren kurdun ne olduğunu bilmez, buna aldırmazken.”

1950 yılında düştüğü bazı notlar içinde bulunduğu dış dünyanın durumunu belirtir.

“İnsanlar gene cephelerde ölmeye başladı. Bir gün barış içinde, mutlu bir dünya kurulursa, bütün bu olanlar için acaba ne düşünür o dünyanın insanları. Bizim yamyamlar, Aztek kurbanları, büyücü yargılamaları hakkında düşündüklerimizi belki de.”

Pavese’i yalnız bırakmayan bir diğer saplantısı ise sürekli çektiği acılardır. Bu da mutluluğun ve tutkuların sonu mutsuzluktur saplantısından kendisini kurtaramayan bir kısır döngünün sonucu olsa gerek. Cümlelerinin sonunda gelen “Peki sonra?” sorusu yaşamdan ne umduğunu yada hiçbir şey ummadığını gösterir. Elde edilen başarılar ve gerçekleşen umutlardan daha fazlası, mükemmelliği arayanların sonunda yaşama amacını unutturacak kadar daha iyisini, daha fazlasını isteyenlerin sahip olabildikleri tek duygudur acı, daha fazlasını istemekten vazgeçmeyeceğimiz sürece ona katlanmak gerekir.

“Kendini bırak, acıya dayanmayı öğren. Denemek yiğitliği gösterip acı çekmek, korkup kaçmaktan yeğdir.”

“İnsanın acı çekmeye alıştığı doğruysa, nasıl oluyor da insan yıllar geçtikçe daha çok acı çekiyor?” diye sorar kendisine.

“Bir insan kendisini herhangi bir tutkuya ne kadar kaptırırsa kendi başlarına kişisel niteliği olmayan olaylar ona o ölçüde acı vermeye başlar.”

“Yalnızlık acı çekmektir: sevişmek acı çekmek, malını mülkünü çoğaltmak yada yığınlara karışmak acı çekmek; bütün bunlara son verir ölüm.”

“Bir şey meydana getirmenin çilesi, bu iyi bilinen işkence, bir şey meydana getirip bitirdikten sonra ne yapacağını bilmemenin acısı yanında hiçtir.”

“İnsanın ülkülerine erişememekten de acı bir şey vardır; onları gerçekleştirmiş olmak.”

Korkutucu…

Ve noktayı koyar…

“Acı çekmemek için her şeyin acı çekmek olduğuna inandırmamız gerekir kendimizi. Acı çekmemek için acı çekmeyi “kabul etmek” gerekir. Bunu yapabilmek içinse, pisliği altına çevirebilecek bir simya bilgisine sahip olmalı insan. Acı çekmeyi “kabul edemeyiz” üstelik, bunun da ötesi yoktur. Hem neden edelim? Denecektir ki;

(1)     daha iyi bir insan olunur,

(2)     Tanrı’ya varılır,

(3)     Bize şiir yazma esini verir (en zayıf gerekçe),

(4)     Herkesin ödediği bir vergi ödenmiş olur.

Ama en son acıya, ölüme, gelince, (1) ile (3) geçerliliklerini yitirir, geriye Tanrı’ya erişmek ve insanlığın ortak yazgısı kalır.”

İnsanlığın ortak yazgısı acı, kelimenin kendisi bile söylenirken bir ok gibi saplanıyor insanın yüreğine ve tüketiyor ruhun gücünü. Keşke olmasaydı hiçbir sözlükte. Belki o zaman daha kolay olurdu yaşam. Kim bilir?

Acılardan uzak mutlu günler dileğiyle…

TANJU HAN

Lütfen BENİ takip etmeye devam edin…

YORUMLARINIZ VE PAYLAŞIMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR.

%d blogcu bunu beğendi: